Y Kromozomu ve Erkek Nesli Gerçekten Yok Olacak mı?

Y kromozomunun gelecekte yok olacağına dair kanıt niteliğinde yeni bir araştırma daha yapıldı.

Cinsiyet belirlemede etkin rol oynayan ve cinsiyetin erkek olmasını sağlayan Y kromozomunun gelecekte yok olup olmayacağına dair devam eden ateşli bir tartışma söz konusu. Kimi bilim insanları vücudun dengesini sağlamayı başardığını ve Y kromozomunun yok olmayacağını iddia etse de çoğunluğa göre durum pek de öyle değil.

Stanford Üniversitesi'nde görevli bir grup bilim insanı, Y kromozomu ile ilgili durumu daha iyi anlayabilmek için kromozomun geçmişini incelemiş ve ortalama 7.000 sene öncesinde erkek nüfusunda ve dolayısı ile Y kromozomunun aktarılmasında büyük bir düşüş olduğunu keşfetmiş. Bunun sebebinin ise klanlar arası savaşlar olduğu düşünülüyor. Normalde olduğundan 20 kat daha azalan erkek nüfusu yüzünden Y kromozomu çeşitliliği de azalmış.

14 kadına karşılık 1 erkeğin olduğu bu nüfus kıtlığı, yaklaşık 2.000 sene devam etmiş ve bu da babalar tarafından oğullarına aktarılan Y kromozomunun hayli azalmasına sebebiyet vermiş. Konu hakkında yapılan çalışmaların senelerdir söylediği gibi, ortalama 4.5 milyon yıl sonra Y kromozomunun tamamen ortadan kalkacağı bu araştırma tarafından da desteklenir durumda.

4.5 milyon yıl çok uzun bir zaman gibi gelse de bunun evrimsel bir süreç olduğunu ve halihazırda bu etkinin bir basamağını yaşadığımızı hatırlamakta fayda var. Peki Y kromozomunun yok olması, erkek nüfusunun da yok olacağı anlamına mı geliyor?

Aslında buna evet demek çok da mümkün değil çünkü doğada aynı süreci yaşayarak Y kromozomunu kaybeden pek çok tür var ve örneklere bakılacak olursa vücut bu 'cinsiyet' genini başka bir şekilde aktarmanın yolunu buluyor.

Tabii ki bunlar her ne kadar bilimsel veriler olsa da bilimin net konuşamadığı noktada biz de asla emin olamayız. Dolayısıyla, Y kromozomunun yok olması durumunda insanlarda üreme ve cinsiyet belirleme konularında gen gibi değişiklikler yaşanacağı hakkında %100 doğru bir bilgiye ulaşmak mümkün değil. Fakat konu hakkındaki araştırmalar devam ediyor ve sonuçların giderek daha ikna edici ve gerçeğe yakın olacağı düşünülüyor.

[zombify_post]

Astronomlar Tarafından Özel Olarak Cevaplanmış, Dünya ve Uzayla İlgili 5 İlginç Soru

“Bir astronoma sor” adlı bilim sitesi köşesinde, düzenli olarak okuyucuların gönderdiği dünya ve uzay ile ilgili sorular cevaplanıyor.

İnsanlık olarak her geçen gün gezegenimizle ve evrenle alakalı bilgilerimizi artırmaya devam ediyoruz. Bu gelişmemizin temelinde de bitmek bilmeyen merakımız yatıyor. İşte bilim insanı olmasa bile evrenle ilgili aklına sorular takılanların, direkt olarak astronomlardan cevap aldıkları bir internet sitesi de, bu merakımızı giderme amacı güdüyor. Cornell Üniversitesi araştırmacılarının yürüttüğü o sitenin okuyucularından gelmiş 5 ilginç soruyu ve cevaplarını derledik.

1. Süperkütleli bir kara delik gezegenimize yaklaşırsa ne olur?

Bu tip kara deliklerinin kütlesinin bir milyon Güneş kütlesine denk geldiğine düşünürsek, bize bin ışık yılı yakınlığa geldiğinde Güneş Sistemi’mizin Samanyolu etrafındaki yörüngesinde bazı değişimler gerçekleştiğini fark etmeye başlarız. Aradaki mesafe iyice küçüldüğünde ve mesafe birkaç yüz ışık yılına indiğinde ise, Güneş Sistemi içerisindeki tüm gezegenlerin yörüngelerinin değiştiğini görürüz. Dünya da bu değişimden etkilenir ve kısa bir süre içinde ya tamamen donarız, ya da buharlaşıp yok oluruz. Bunu belirleyen şey ise yörünge değişimi sonrasında Güneş’e yaklaşmamız veya uzaklaşmamız olur. Devamında ise ya Güneş’e kafa dalışı yapıp yok oluruz, ya da Güneş Sistemi’nden fırlatılıp yeni kara deliğin etrafında bir yörüngeye otururuz. Üçüncü ihtimal ise direkt olarak kara deliğin içine doğru çekilmemiz. Bu üçüncü durum gerçekleşirse, kara deliğe yaklaşırken spagetti etkisiyle paramparça oluruz.

2. Dünya’nın merkezine yaklaştığınızda kilonuzda nasıl bir değişim meydana gelir?

Sanılanın aksine, giderek azalır. Dünya’dan uzaklaştıkça ağırlığınızın giderek azaldığı bilinen bir gerçek, bu nedenle tam tersi bir durum olduğunda ve merkeze doğru yaklaştıkça, ağırlığın artması bekleniyor. Ancak ağırlığı belirleyen tek şey kütlenin merkezine olan uzaklık değil; merkezle aranızdaki maddelerin kütleleri de etkili. Bu durumla tam merkez noktasına geldiğinizde, uzaklığınız sıfır olduğundan, bulunduğunuz mesafenin çapı da sıfır oluyor ve bu nedenle merkezle aranızda hiçbir kütle kalmıyor. Bu da yer çekimi etkisinin sıfırlanmasına neden oluyor. Bu yüzden ağırlığınız da yok oluyor.

3. Yıldız satın almak mümkün mü?

Bu ilginç sorunun cevabı ise “hayır”. Yıldız satın alamıyor ve isimlendiremiyorsunuz. Yıldızlara isim verme yetkisi olan tek kuruluş Uluslararası Astronomi Birliği. Fakat günümüzde yıldız sattığını iddia eden dolandırıcı şirketler ve bunlara inanarak parasını kaybeden insanlar var. Hatta bu insanlar, uzay araştırmaları yapan kurumlarla iletişimi geçip bir yıldız satın aldıklarını ancak nerede bulacaklarını bilmediklerini söyleyerek gökyüzündeki yerinin tarif edilmesini istiyorlar. 

4. Beyaz delik nedir?

Kara deliği çoğu insan bilir, ancak beyaz delik diye bir şeyi duyan pek olmamıştır. Kara deliğin zıttı olan beyaz deliklerde, maddeler içeri girmiyor; aksine dışarı atılıyor. Ayrıca kara deliklerden dışarı madde çıkamadığı gibi, beyaz deliklerden de içeri madde giremiyor. Fakat çoğu bilim insanı, beyaz deliklerin fiziksel açıdan imkansız olduğunu ve bu nedenle var olamayacağını düşünüyor.

5. Evren neyin içinde genişliyor?

Evrenle ilgili can alıcı sorulardan biri bu. Evrenimiz her an genişliyorsa, genişlediği alanlarda ne var? Neyin içinde genişliyor? Evrenin sınırlarından dışarıya bir adım atsaydık, birazdan genişleyeceği bu alanda neler görürdük?

Dave Rothstein bu soruya “Evrenin genişlemesi sandığımız şey, aslında galaksiler arasındaki boşlukların her taraftan çekiliyormuşçasına esnemesinden ibaret. Evrenimiz sonsuz büyüklükte olduğu için de, dokusu esnediğinde de sonsuz büyüklükte olmaya devam ediyor; bu yüzden de boyutu aslında hiç değişmiyor, bu nedenle aslında genişlemiyor. Ancak eğer evrenimiz sonsuz büyüklükte değilse, o zaman içine genişlediğimiz bir bölgenin olması olası. Ancak bunu gözlemleme şansımız olmadığından, bilimsel olarak cevaplamamız da imkansız.”

[zombify_post]

İnsan Hücreleri Kullanan 3 Boyutlu Yazıcı, Gerçek Bir İnsan Korneası Bastı

Üç boyutlu yazıcı teknolojileri inanması güç bir noktaya geldi. Bilim insanları, vücudumuzun en hassas organı olan gözlerimiz için yeni bir girişim başlatarak insan

Gözlerimiz yakın gelecekte teknolojiye emanet olacak. En hassas organımız olduğu için çoğu insanın sorun yaşadığı gözler, birazdan okuyacağınız benzer gelişmeler sayesinde bir sorun olmaktan çıkabilir. Yapay olarak en gelişmiş insan korneasını üreten bilim insanları, bunun için bir üç boyutlu yazıcı kullandılar. Yazıcının ana malzemesi ise insan hücreleri oldu. 

Bunun için bir yazıcının çıktıda kullanacağı doğru “mürekkebi” bulmak, araştırmacılara göre işin en yorucu kısmıydı. Newcastle Üniversitesi’nde bir doku mühendisi olan Che Connon, söz konusu biyo-mürekkebin çok ince katmanlara sahip olması gerektiğini vurguladı. Aynı zamanda 3 boyutlu yapısını korumak adına son derece sert olmak zorundaydı. Doğru karışımı elde etmek için araştırmacılar, donörlerin kornealarını kullandılar. Alınan kök hücrelere yapay proteinler eklendi.

 

Kornea, gözümüze giren ışıkların, göz arkasındaki retinaya çarpmadan önce geçtikleri en önemli bölgedir. Korneanın yaralanması, hasar alması ya da enfeksiyon kapması görüş kalitemizi doğrudan etkiler, hatta körlüğe yol açar. Günümüzde hasar görmüş kornealar, ölmeden önce organlarını bağışlayan insanların sağlıklı kornealarıyla değiştiriliyor. Nitekim Dünya Sağlık Örgütünü’ne göre sağlıklı kornea sayısı azalıyor. Ayrıca dünya çapında her yıl 5 milyon insan, kornealarına hasar verdikleri için kör oluyorlar. 

İşte bilim insanlarının çalışmaları da bu eksikliklere karşı gelmek adına yapay yöntemler öneriyor. Bağışlanan kornealar sağlıklı olsun ya da olmasın, sağlıklı kök hücreleri kullanılarak üretildiği için ciddi bir eksikliği dolduruyorlar.

Tam olarak ne yazdıracaklarını analiz etmek amacıyla, gönüllü insanların kornealarını inceleyen bilim insanları, korneaların 3 boyutlu modellerini oluşturdular. Ardından bu şablon bir yazıcıya verildi ve daha önce hazırlanmış olan biyo-mürekkep, yazıcı tarafından şablonu basmak için kullanıldı. Yani bir bakıma bu cihaz, insan hücreleriyle yapay organ üretti. Sonuçta ortaya çıkan şey, bir kontakt lense benzese de tam bir kornea oldu.  

Bilim insanları, bu korneaları gerçekten insan gözüne yerleştirmek için önlerinde biraz daha çalışma olduğunu belirttiler. İlk etapta yapay kornealar, hayvanlar için üretilecek ve test sonuçlarıyla insan deneklere geçiş yapılacak. Teknolojinin yakın zamanda yaygınlaşması için çalışmalar son sürat devam ediyor.

[zombify_post]

Bilim İnsanları Lazer Işını Yayabilen Yeni Bir Kontakt Lens Tasarladı

Teknoloji ve bilim ilerledikçe hepimizi şaşkına çeviren yeni gelişmeler yaşanıyor. Bunların sonuncusu da lazer ışını yayan kontakt lens oldu.

Gözlerinde lazer tabancası taşıyan yeni bir süper kahraman tanıtımı gibi görünse de, aslında bu tamamen bilimsel bir gelişme. Yeni tasarlanan bu kontakt lens sayesinde kullanan kişi gözlerinden lazer ışını çıkarabilecek. Tabii ki bu bir tür silah değil ve aslında güvenlik konusunda kullanılabilmek için geliştirilmiş, ancak ne olursa olsun kulağa oldukça enteresan geliyor.

İskoçya’da St. Andrews Üniversitesi’nde bir ekip tarafından aylardır üzerinde çalışılan bu proje, sonunda beklenen başarıyı yakalamış ve araştırmacılar elde ettikleri sonuçları, projenin amacını ve beklentilerini belirttikleri makaleyi Mayıs ayında yayınlamışlar. Proje kapsamında alanının en iyisi olan kimya ve fizik profesörleri birlikte çalışmış. Elde edilen sonuç ise oldukça tatmin edici.

Kontakt lensler sayesinde doğrudan göz yüzeyine entegre edilen ultra ince ve bükülebilir lazerlerden meydana gelen proje, gözlerden yayılan lazer ışınlarının gerçek olmasını sağlamış. Ses tanıma gibi zaman zaman yanılma payı olan bazı güvenlik önlemlerine bir tür alternatif olarak tasarlanan lensler oldukça kullanışlı ve gelecekte seri üretime geçilerek çok yüksek olmayan bir maliyet ile yaygınlaştırılması planlanıyor.

Ekip, geçmişte geliştirilmiş olanlara kıyasla daha fazla esneklik gösteren ve ayrıca “kontakt lensler üzerinde giyilebilir güvenlik etiketleri olarak entegrasyonunu kanıtlayan” bir organik yarı iletken oluşturmayı başarmış ve sonucunda ise bu bilim kurgu senaryosu gibi görünen yeni teknoloji ortaya çıkmış. Gelecekte ‘giyilebilir güvenlik’ olarak adlandırılan bu alanın çok daha fazla gelişeceği ve günlük hayatın bir parçası olacağı düşünülüyor.

İnsanlığın Geleceğini Kurtarma İhtimali Olan, Dünyanın En Ölümcül Varlığı: Bakteriyofaj

İnsanlığın en ölümcül düşmanlarından biri tarih boyunca bakteriler olmuştur. Bu savaşta, bakterilerin en büyük düşmanı olan, dünyanın en ölümcül varlığı ünvanına sahip bakteriyofajlar, dostumuz haline gelebilir.

Bakteriyofajlar, sadece belli bakteri türlerini hedef alan virüs türleri. Diğer her virüs gibi bakteriyofajlar da canlı değiller ve çoğalabilmek için canlı hücrelere ihtiyaç duyuyorlar. Bu hücreler de kendileri için bakterilerin ta kendisi.

Her bakteriyofaj, tek bir bakteriye göre özelleşmiş oluyor. Nadir durumlarda özelleştikleri bakteriye çok benzer olan diğer bakteri türlerini de etkileyebilen fajlar, insanlara hiçbir zarar vermiyor. Hatta siz bu yazıyı okurken bile vücudunuzda ve çevrenizde trilyonlarca faj, öylece süzülüyor. Her gün, okyanuslardaki bakterilerin %40’ı bu fajlar tarafından öldürülüyor.

Bakteriyofajlar, özelleştikleri bakteri türleriyle karşılaştıklarında, bu bakterilere tutunuyor ve sahip oldukları genetik materyalleri bakterinin içerisine aktarıyor. Bu genetik materyaller bakterinin kontrol mekanizmasını ele geçiriyor ve sahip olduğu tüm kaynakları virüsü çoğaltmak için kullanıyor. Yeni üretilen virüsler, hücrede kaynak kalmadığında bir enzim salgılıyor ve hücrenin patlamasını sağlıyor. Hücrenin patlamasıyla özgür olan bu yeni virüsler, yeni kurbanlarına denk gelene denk öylece süzülmeye devam ediyorlar.

Şimdi fajları bir kenara bırakıp, bakterilere odaklanalım. 20. yüzyılda şans eseri penisilini keşfedene dek, bakteriler insanlar için oldukça ölümcüldü. Talihsiz bir enfeksiyon sonucunda ölüp gitmek, çok yüksek ihtimaldi. Fakat ilk antibiyotik olan penisilinin keşfi diğer pek çok antibiyotiğin de önünü açtı ve bakteriler birdenbire insanlar için kolay lokma haline geldi.

Her şey çok güzel gitse de, günümüze yaklaştıkça çok ciddi bir problemle karşı karşıya kalmaya başladık. Bakteriler, sadece 100 yıl içerisinde bu yeni taktiğimizi alt etmeye başladılar. Birçok bakteri türü antibiyotiklere dirençli hale gelmeye başladı. Öyle ki, yüzlerce antibiyotiğe karşı hayatta kalmaya devam edip can almaya bile başladılar. Günümüzde sadece ABD’de, her sene 23 bin kişi bu dirençli bakteriler nedeniyle ölüyor ve bu sayı giderek artmaya devam ediyor.

Özetle bu savaşta, bakteriler aradaki puan farkını kapatmaya başlamış durumda. İşte fajlar, tam da bu noktada devreye giriyor. Antibiyotiklere karşı umursamaz olan en güçlü bakteriler bile, kendilerine göre özelleşmiş olan fajlarla karşı karşıya gelince süt dökmüş kediye dönüyor ve kendini savunamadan ölüp gidiyor. Hatta geçtiğimiz yıllarda, Tom Patterson adlı bir hasta, vücudu yüzlerce antibiyotiğe tepki vermedikten sonra, faj entekte edilmesiyle birlikte hastalığından bir iki hafta içerisinde kurtuldu.

Faj tedavisi hala dünyaca ünlü sağlık kuruluşları tarafından onaylanmış değil; fakat bunun nedeni konuya ekstra dikkatli yaklaşılması. Fajlar hakkındaki çalışmalar son yıllarda iyice hızlanmış durumda ve bu konuda birkaç büyük proje devam ediyor. Fajlar insanlara karşı tamamen zararsız olduğu için, tedavi bizler için hiçbir tehlike içermiyor.

Peki bakteriler,  bu fajlara karşı da evrimleşebilir mi? Evet; ancak fajlar da evrimleşebilen varlıklar. Zaten günümüzde hala bakterilerin %40’ını tek başlarına yok ediyor olabilmeleri bunun en büyük kanıtı.

Faj tedavisinin bir diğer avantajı da, antibiyotiklerin aksine vücudumuzdaki iyi bakterileri de yok etmemesi. Bunun nedeni de tek bir bakteri türüne odaklı olmaları.

Özetle fajlar, kedi ve köpekler kadar olmasa da, gelecekte çok büyük dostlarımız haline gelebilirler.

Bilim İnsanları, Kürdan Ağırlığında Bir Robot Sinek Üretti

Washington Üniversite’sindeki mühendisler tarafından geliştirilen RoboFly, bir kürdan kadar hafif.

Önceleri bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz robot sinekler, artık gerçek oldu. Amerikalı mühendisler tarafından geliştirilen ‘RobotFly’ adlı robot sinek, kürdan kadar ağırlığa sahip olmasına rağmen üzerindeki küçük devre sayesinde lazer enerjiyi, elektiriğe dönüştürebiliyor.

Washington Üniversitesinden Doç. Sawyer Fuller: “Önceleri robot sineklerin yalnızca bilim kurgu filmlerinde olabileceğini düşünürdük. Ancak bizim geliştirdiğimiz robot sinek sayesinde bu hayal gerçeğe dönüştü.” diyor.

Sawyer Fuller bu tür bir teknolojinin maliyetinin oldukça düşük olduğunu da vurguladı. Bu sayede insansız hava araçlarının giremediği yerlere ‘RobotFly’ girebilir ve birtakım araştırmalarda kullanılabilir. Ayrıca RoboFly, 23 Mayıs’ta düzenlenecek Uluslararası Robot ve Otomasyon Konferansı’nda tanıtılacak.

Ege Üniversitesi Araştırmacıları, Nefesle Akciğer Kanseri Tespiti Yapan Sistem Geliştirdi!

Ege Üniversitesi Solunum Hastalıkları Araştırma Merkezi bünyesinde yapılan çalışmalar, akciğer kanserinin erken teşhisi açısından olumlu sonuçlar verdi. Bilim insanları, %80 doğruluk oranıyla nefesten kanser tespiti yapan sistem geliştirdiler.

Özellikle sigara kullanımının tetiklediği en ölümcül kanser türlerinden olan akciğer kanserinin erken teşhisi önemli bir konu. Ege Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen bir çalışma ise tam da bu yönde sonuç verdi. Bilim insanları, nefes yoluyla akciğer kanserini tespit eden biyomedikal sistem geliştirdiler.

Çalışmaya, İzmir’de bulunan diğer üniversitelerdeki görevli araştırmacılar da katıldılar. Yapılan ilk testlerde hastalığı %80 oranında doğru tespit eden sistem, biyopsi işlemi uygulanmadan tanı koyma şansı sunuyor. Normal şartlarda hasta, akciğer kanseri tanısı için biyopsiye maruz bırakılıyordu. Şimdi ise bir nefes yeterli olacak.

Ege Üniversitesi’nden yapılan açıklamaya göre proje “Milli Biyomedikal Cihaz” adıyla yürütüldü. Konu hakkında açıklamalarda bulunan Proje Koordinatörü ve Fen Fakültesi Kimya Bölümü’nde görevli Doç Dr. Levent Pelit, sağlıklı insanlarla sağlıksız insanların nefeslerinin birbirlerinden farklı olduklarını söyledi.

Pelit, nefes yoluyla hastalık tespitinin aslında tarihsel bir sürece dayandırıldığını da şu sözlerle ifade etti:

“MÖ 400’lü yıllarda hekimlerin öğrencilerine hastaların nefesini koklayarak teşhiste bulunmayı önerdiğini görüyoruz. Biz ise burada nefesin parmak izini çıkarıyoruz. Normalde yapılan çalışma hastadan biyopsi yoluyla doku alınmasına dayanıyor. Bu biyopsiyi sürekli alma şansınız yok. Hastalığı daha kötüleştirebiliyor ve bazı riskler taşıyor. Biz ise uçucu organik bileşiklere bakarak hasta mı değil mi diye bir ön tanı yapmak istiyoruz. Çünkü günümüzde yapılan bazı testler çok doğru sonuçlar veremeyebiliyor. Dolayısıyla biz nefes testi ile kişinin hasta olup olmadığını çok daha öncesinden tespit edebileceğiz.”

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Tuncay Göksel, “Solunum hastalıkları ve akciğer kanserinin erken tanısında girişimsel olmayan tanı ve izlem biomarker geliştirmek üzereyiz. Bunun için özel cihazlar tasarladık. Solunum hastalıkları konusunda akıllı cihazlar üretmek için başka projelerimiz de var.” açıklamasında bulundu.

Yeni sistemin umut vadedici sonuçlarının ardından ekibe bir ziyarette bulunan Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Budak, “Bu önemli başarıda imzası bulunan tüm akademisyenlerimizi ve ekiplerini kutluyorum. Amacımız, akademik bilgiyi toplumsal faydaya dönüştürebilmektir.” dedi. Rektör, projenin Kalkınma Bakanlığı tarafından desteklenmesi için çalıştıklarının da altını çizdi.

Sağlık Durumunuzu 400 Metre Öteden Ölçebilen Lazer Cihazı Çok Yakında Kullanılabilecek

Kalp atış hızınıdan kanınızda bulunan glikoz oranına her türlü veriyi 400 metre uzaktan belirleyebilen lazerli kamera, 2018 yılı sonunda satışa sunulacak.

Tıp alanında devrim niteliğinde bir cihaz son günlerde kamuoyunun oldukça ilgisini çekmiş durumda. Hepimiz kalp atış hızımızı ya da nefes alma hızımızı ölçen cihazlara aşinayız ancak cep telefonlarımıza dahi gelen bu teknoloji hala belli miktarda temas ya da fazlaca yakınlık talep ediyor. Fakat bugünün konusu olan cihaz bu tür ölçümleri üstünüzde kıyafetleriniz varken bile 400 metre uzaklıktan yapabilmekte.

Nanophotonics Profesörü Zeev Zalevsky önderliğinde 8 yıldır üstünde çalışılan cihaz, bahsettiğimiz üzere oldukça uzak mesafelerden kişinin hayati değerlerine dair ölçümleri rahatlıkla yapabiliyor. Hatta metrelerce uzaktan kanınızdaki şeker miktarını dahi belirleyebilen cihazın kullanılabileceği alanların sınırı tamamiyle hayal gücümüze kalmış durumda.

İlerleyen dönemlerde akıllı ev tasarımlarında hatta akıllı araçlarda görme ihtimalimiz oldukça yüksek görünüyor. Pratik anlamda düşündüğümüzde yalnız yaşayan bir insanın hayati değerlerindeki tehlikeli değişimleri anında yetkililere bildiren bir cihaz, birçok hayatın kurtulmasına vesile olabilir. Bunun yanında araç kullanan kişinin sağlık durumunu ya da kanındaki alkolü kontrol ettiği takdirde ise sayısız kazanın önüne geçilebilir. Özetlemek gerekirse bu iki ana başlıkta bile bu sistem hayatı bizler için daha güvenli bir hale getirme potansiyeline sahip.

Cihazın nasıl işlediğine gelirsek temel olarak kişinin göğsüne yansıtılan lazerli kameranın, vücudun verdiği nano titreşimleri algılayarak bunları birer hayati fonksiyon verisine çevirdiğini söyleyebiliriz. Çıkış tarihi ve erişimi zormuş gibi algılanan bu cihazı aslında 2018 yılının sonlarına doğru raflarda görebileceğiz.