Gıda Kaynaklı Zehirlenmeleri Engelleyebilecek Yenilik

Ambalajında parlayabilen sensörlere sahip gıdalar,tüketicinin hastalanmasına yol açan bakterilerden kaçınmasına yardımcı oluyor.

       Ambalajdaki sensörler sizi bozulmuş (bakteri üretmiş)yiyecekleri tüketmemenize karşı uyarır. Plastik sensörlü ambalajlar gıdaları zehirli hale getirecek  bakterileri tespit edebilir.

      Carlos Filipe, Kanada’daki McMaster Üniversitesi’nde kimya mühendisidir. Carlos Filipe ve ekibi yeni sensörler geliştirdi. Sensörleri yapmak için, araştırmacılar E. Coli bakterisi varlığında parlayan molekülleri esnek bir film ile kapladılar. E.coli bakterileri genellikle zararsızdır. Ancak bu bakterilerin bazı türleri insanları ciddi şekilde hasta edebilir.Bu bakterilere maruz kalmanın temel kaynağı ise yiyeceklerdir.

Escherichia coli bakterisi      Üretilen bu yeni sensör, E. coli bakterilerinin ürettiği moleküllerin çevresinde parlıyor. Yani sensör bakterinin orada olup olmadığını bilmek için bakteriyle doğrudan temas etmek zorunda değil. Bu sensörler ışık yayarak kendilerini belli ederler. Bu parıltı normal ışık altında görünmez. Bunu tespit etmek için bir ultraviyole lamba veya floresan tarayıcı altında bakılmalıdır. Üretilen sensörler posta pulu boyutunda ,araştırmacılar bu plastik sensörleri ilk kez E. coli içeren  et ve elma suyu üzerinde test ettiler. Sensörler parlak bir şekilde aydınlandı. Ancak sensörler, bozulmamış gıda örnekleri üzerinde denendiğinde parlamadılar.

     Farklı bilim insanları,  parlayan floresansı tespit etmek için akıllı telefonlarda çalışabilen uygulamalar geliştirdiler.Carlos Filipe, insanların gıda paketlerini  açmadan önce evde gıdaları kontrol etmek için bu uygulamayı kullanabileceklerini söylüyor . Gıda sensörü parlıyorsa, yiyeceklerin güvensiz olduğunu anlayabilirlerdi.Böylelikle müşteriler ürünleri satın almadan önce çok kısa süren bu gıda kontrolünü  yaparak bozulmuş gıdaları satın almaktan kaçınabilirler.

Salmonella Bakterisi

McMaster Üniversitesi Salmonella bakterisi için de benzer bir sensör üretebileceğini söylüyor.Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, Salmonella ve E. coli gibi bakterilerin bulunduğu gıdalardan kaynaklı hastalıklar her yıl dünya çapında 420.000 kişiyi öldürüyor.Ancak dahili mikrop monitörlü gıda ambalajı, insanları kusurlu gıdalara karşı  uyarabilir, böylelikle gıda kaynaklı ölümler azalır.

KAYNAK: Bad food? New sensors will show with a glow  https://www.sciencenewsforstudents.org/article/bad-food-new-sensors-will-show-glow

[zombify_post]

Bilim İnsanları Kanseri Başlamadan Durduran Hücresel Bir Süreç Buldu

Kanserin büyümesinde etkili olduğu düşünülen ‘hücresel geri dönüşüm’ süreci aslında önlenebilir.

Tıpkı ayakkabı bağcıklarında bulunan plastik uçların bağcıkları koruduğu gibi telomer adı verilen moleküler uçlar da kromozomların uçlarını korur ve hücreler, sürekli olarak DNA’larını bölüp çoğalttıklarında kaynaşmalarını önler. Ancak plastik uçları kaybetmek bağcıkların birbirine karışmasına yol açarken, telomer kaybı kansere neden olmaktadır.

Telomerlerin kanserle olan ilişkisini inceleyen Salk Enstitüsü bilim insanları şaşırtıcı bir şey keşfetti: Genellikle hayatta kalma mekanizması olarak düşünülen ‘otofaji’ adı verilen hücresel geri dönüşüm süreci, aslında hücrelerin ölümünü teşvik ediyor ve böylece kanserin başlamasını önlüyor.

23 Ocak 2019’da Nature Dergisi’nde ortaya çıkan çalışma, otofajiyi tamamen yeni bir tümör baskılayıcı yol olarak ortaya çıkarıyor ve kanseri durdurmak amacıyla süreci engellemeye yönelik tedavilerin bunu daha erken bir zamanda ve istem dışı destekleyebileceğini öne sürüyor.

Salk Moleküler ve Hücre Biyolojisi Laboratuvarı profesörü ve makalenin kıdemli yazarı Jan Karlseder, “Bu sonuçlar büyük bir sürpriz oldu.” diyor. “Hücrelerin kontrolden çıkmasını ve kanserli hale gelmesini önleyen birçok kontrol noktası var, ancak otofajinin onlardan biri olmasını beklemiyorduk.”

Her seferinde hücreler büyümek ve bölünmek için DNA’larını çoğalttıklarında, telomerleri biraz daha kısalır. Telomerler, kromozomları artık aktif bir şeklide koruyamayacakları kadar kısaldıklarında, hücreler kalıcı olarak bölünmeyi durduracak bir sinyal alır. Ancak kansere neden olan virüsler veya diğer faktörler nedeniyle zaman zaman hücreler mesajı alamaz ve bölünmeye devam eder. Tehlikeli derecede kısa veya eksik telomerlerle hücreler, korunmasız kromozomların kaynaşıp işlev göremediği, bazı kanserlerin ayırt edici özelliği olan disfonksiyonel (kriz) adı verilen bir duruma girer.

Karlseder’in ekibi krizi daha iyi anlamak istedi çünkü kriz prekanseröz (tedavi edilmezse kansere dönecek doku) hücrelerin, tam gelişmiş kansere devam etmesini önleyen yaygın hücre ölümüyle sonuçlanır ve bu yararlı hücre ölümünün altındaki mekanizma tam olarak anlaşılamamıştır. 

Karlseder laboratuvarında doktora sonrası araştırmacı ve makalenin ilk yazarı olan Joe Nassour, “Birçok araştırmacı, krizde hücre ölümünün otofaji ile birlikte programlanmış iki hücre türü ölümünden biri olan apoptozis yoluyla gerçekleştiğini varsayıyor.” diyor. “Ama kimse bunun gerçekte böyle olup olmadığını anlamak için deneyler yapmadı.”

Karlseder ve Nassour, kriz ve tipik olarak ortaya çıkan hücre ölümünü araştırmak için normal olarak büyüyen hücreleri, krize zorladıkları hücrelerle karşılaştırdıkları bir dizi deney yapma amacıyla sağlıklı insan hücrelerini kullandılar. 

Krizde meydana gelen başlıca ölümden hangi tür hücre ölümünün sorumlu olduğunu öğrenebilmek için hem apoptozis hem de otofajinin morfolojik ve biyokimyasal belirteçlerini incelediler. Her iki mekanizma da normal olarak büyüyen hücrelerdeki az miktarda ölen hücreden sorumlu olmasına rağmen, otofaji, daha fazla hücrenin öldüğü kriz grubundaki baskın hücre ölümü mekanizmasıydı.

Araştırmacılar, daha sonra kriz hücrelerindeki otofajiyi önlediklerinde ne olacağını araştırdılar. Sonuçlar çarpıcıydı: otofaji yoluyla hücre ölümü olmadan hücreler yorulmaksızın çoğaldı. Ayrıca ekip, bu hücrelerin kaynaşmış ve şekil değiştirmiş kromozomlarına baktığında, kanserli hücrelerde görülen türdeki ciddi DNA hasarının meydana geldiğini ve otofajinin önemli bir erken kanser baskılama mekanizması olduğunu ortaya koydu.

Son olarak ekip, normal hücrelerde ya kromozomların uçlarına – telomer kaybıyla- ya da ortadaki bölgelere belirli DNA hasarı oluşturdular. Telomer kaybı olan hücreler otofajiyi aktive ederken,DNA hasarı olan hücreler diğer kromozomal bölgelerde apoptozisi aktive eder. Bu apoptozisin DNA hasarı nedeniyle kanser öncesi oluşan hücreleri yok eden tek mekanizma olmadığını ve telomerlerle otofaji arasında doğrudan karşılıklı konuşma olduğunu göstermektedir.

Çalışma, otofajinin, kanser hücrelerinin kontrolsüz büyümesini sağlayan bir mekanizma olmaktan ziyade, aslında bu büyümeye karşı koruyucu bir kalkan olduğunu ortaya koymaktadır. Otofaji olmadan tümör, baskılayıcı genler gibi diğer güvenlik önlemlerini yitiren hücreler kontrolsüz bir büyüme, sık görülen DNA hasarı ve sıklıkla kanserden oluşan bir kriz durumuna geçer.

Karlseder , “Bu çalışma heyecan verici çünkü bu yeni keşiflerin çoğunu temsil ediyor. Hücrelerin krizden sağ çıkmasının mümkün olduğunu bilmiyorduk; otofajinin krizdeki hücre ölümüyle ilgili olduğunu bilmiyorduk ;otofajinin genetik hasar birikimini nasıl önlediğini kesinlikle bilmiyorduk. Bu, sürdürmeye istekli olduğumuz yepyeni bir araştırmanın kapısını açıyor.” diye ekliyor.

Kaynak: In surprising reversal, scientists find a cellular process that stop cancer before it starts https://www.sciencedaily.com/releases/2019/01/190123131706.htm

[zombify_post]

Sofra Tuzu Ve Kabuklu Deniz Ürünleri Plastik İçeriyor Olabilir

Çin’de bulunan mikroplastikler büyük bir küresel soruna işaret olabilir.

Deniz tuzu, dünyanın birçok bölgesinde tuzlu sudan çıkarılır. Çin’de tüketilen deniz tuzunun büyük bir kısmı plastik mikroplastiklerle  kirlendi.
Bilim insanları, Çin genelinde süpermarketlerden incelenmek üzere alınan örnek tuzlarda mikroplastik olarak bilinen küçük plastik parçacıkları buldular. Araştırmacılar 15 farklı  marka tuzu analiz etti. Denizlerden ve göl suyundan yapılan  sofra tuzunda plastik parçacıkları ayıkladılar.  Ayrıca yeraltı yataklarından elde edilen  Kaya tuzunda da plastik parçacıklarına rastladılar. Bununla birlikte şimdiye kadar, deniz tuzu en çok plastik içeren tuz türüydü. İkinci bir çalışmada aynı bilim insanları, kabuklu deniz hayvanlarında da benzer plastik lifler buldu. 

Bu bulgular bilim insanlarına şaşırtıcı gelmedi. Çünkü yıllar boyunca yapılan çalışmalar okyanus suyunda mikroplastikler olduğunu göstermiştir. 2011 yılında, bilim insanları naylon ve plastik türevlerinden yapılmış giysilerin yıkandığında içerdiği plastiği suya akıttığını söyledi . Yıkama suyu ise bu kirliliği nehirlere ve okyanusa taşıdı. Plastik parçaçıklar o zamandan beri deniz canlılarından çıkmaya başladı. Bilim insanları deniz tuzunun kilogram başına 550-680, her bir kilogram göl tuzunun 43-364, kaya tuzlarının ise kilogram başına  7-204 mikroplastik içerdiğini açıkladı.

Woods Hole’de Deniz Eğitim Derneği’nde bir okyanus uzmanı olan Kara Lavender Law ” Çok ilginç yerlerde plastik bulabiliyoruz.” diyor. Law, plastikleri incelediğinde şunları da belirtti: “Tuzlarda, okyanuslarda, havada.. Plastikler her yerdeler.”

Kara Lavender, yeni çalışmalarda inceleme yapmadı. Ancak Law, Çin’deki tuzdan plastiklerin izole edilemeyecek kadar ciddi boyutlarda olduğunu söylüyor. Kara Lavender, mikroplastikler diğer bölgelerdeki deniz tuzlarında da bozulma yapabilir, diye uyardı. Şimdilik kimse tehdidin farkında değil.

Huahong Shi bu konu hakkında yeni bir araştırmaya öncülük etti. Shangai’de ki bir üniversitede ekotoksikolog olarak çalışan Shi, kirlilik faktörlerinin bitkileri, hayvanları ve diğer organizmaları nasıl etkilediğini inceledi. Shi ve meslektaşları deniz tuzlarının mikroplastik içerebileceğinden şüpheleniyorlardı. Yaptıkları onlarca araştırmadan sonra kendilerini, dünyanın dört bir yanındaki denizlerden numune alırken buldular. Deniz tuzlarının haricinde kaya tuzunda mikroplastiklere rastlamak araştırmacıları şaşkına uğratmıştı. Lance Yonkos “Kaya tuzlarının mikroplastik içermesi olanaksız, kaya tuzu okyanuslara plastikleri boşaltmaya başlamadan önce binlerce yıllık tuzları biriktiren eski denizlerin ürünüdür.”  diye açıklıyor.

Maryland Üniversitesi’nde bir su toksikoloğu olan ve zehirli kimyasalların suda yaşayan hayvanları nasıl etkileyeceği üzerine çalışan Yonkos, ”Bu durum, insan faaliyetlerinin gerçekten küresel sonuçlarının örneğidir. Bir zamanlar okyanusların büyüklüğüne sadece atıklarımızla uğraşması için güvendik. Şimdi durumun o kadar basit olmadığını görüyoruz.” diyor. 

Kaynak

Table salt and shellfish can contain plastic https://www.sciencenewsforstudents.org/article/table-salt-and-shellfish-can-contain-plastic

[zombify_post]

Telefonunuzu Veya Dizüstü Bilgisayarınızı Haftalar Boyunca Şarj Etmek Zorunda Olmadığınızı Düşünün

Florür iyonlarına dayalı yeni bir pil konsepti batarya ömrünü uzatabilir.

Science dergisinde yer alan yeni bir çalışmada, Caltech’in Nasa için yönettiği Caltech ve Jet Propulsion Laboratory (JPL), ayrıca Honda Araştırma Enstitüsü ve Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı gibi çeşitli kurumlarda bulunan kimyagerler, flor elementinin negatif yüklü formu ve florüre dayalı şarj edilebilen piller üretmenin yeni bir yolunu buldu.

Caltech’in Victor ve Elizbeth Atkins Kimya Profesörü ve 2005 yılı Nobel Kimya Ödülü kazanan Robert Grubbs “Florürlü piller daha yüksek bir enerji yoğunluğuna sahip olabilir, bu da bugün kullanılan pillerden 8 kata kadar daha uzun süre dayanabilecekleri anlamına gelir.” diyor. “Ancak florür, özellikle de çok aşındırıcı ve reaktif olduğu için çalışmak zor olabilir.” diye de ekliyor.

1970’lerde araştırmacılar, katı bileşenler kullanarak şarj edilebilir florürlü piller yapmaya çalıştı ancak katı haldeki piller sadece yüksek sıcaklıklarda çalışır ve günlük kullanım için pratik değildir. Yeni çalışmada araştırmacılar, florürlü pillerin sıvı bileşenler kullanarak nasıl çalışacaklarını belirlediklerini ve sıvı pillerin oda sıcaklığında kolayca çalışabildiklerini ortaya koydu.

JPL’de kimyager ve yeni çalışmanın yaratıcısı Simon Jones “Hala geliştirmenin ilk aşamalarındayız ancak bu oda sıcaklığında çalışan ilk şarj edilebilir florür bataryadır.” diyor.

Piller, negatif ve pozitif elektrotlar arasında yüklü atomları (veya iyonları) kapatarak elektrik akımlarını çalıştırır. Bu elektrotlar arasında gidip gelme işlemi sıvılar söz konusu olduğunda oda sıcaklığında daha kolay ilerler. Lityum-İyon pillerde lityum, sıvı bir çözelti veya elektrolit yardımı ile elektrotlar arasına yerleştirilir.

Caltech’teki kimya profesörü ve ortak araştırmacı Thomas Miller, “Bir pili şarj etmek, bir topu bir tepeye itmek ve sonra tekrar tekrar geri gelmesine izin vermek gibidir. Enerjiyi depolamak ve kullanmak arasında ileri geri gidin.” diyor.

Lityum iyonları pozitif (katyon) olurken yeni çalışmada kullanılan florür iyonları negatif (anyon) yüklüdür. Pillerdeki anyonlarla çalışmanın hem zorlukları hem de avantajları vardır.
Florürlü pillerin katı hal yerine sıvı halde çalışmasını sağlayan anahtar noktanın bis(2,2,2-trifloroetil) veya BTFE olarak da adlandırılan elektrolit bir sıvı olduğu ortaya çıktı. Bu çözücü, florür iyonunu sabit tutmaya yardımcı olur böylece elektronları pil içinde ileri geri taşıyabilir. Jones şu anda Kuzey Carolina Üniversitesi Chapel Hill’de okuyan ve aynı zamanda stajyeri olan Victoria Daves’in BTFE’yi ilk deneyen kişi olduğunu söyledi. Jones’un başarılı olacaklarına dair çok fazla umudu olmamasına rağmen ekip yine de denemeye karar verdi ve çok iyi çalıştığını görünce de büyük bir şaşkınlığa uğradı.

  Bu noktada Jones, çözümün neden işe yaradığını anlamak için Miller’e döndü. Miller ve çalışma grubu, reaksiyonun bilgisayar simülasyonlarını yürüttüler ve BTFE’nin hangi yönlerinin florürü stabilize ettiğini belirlediler. Bunun sonucunda ekip, BTFE çözümünü ayarlayabildi ve performansını arttırmak için katkı maddelerini değiştirdi.

Jones, “Uzun ömürlü piller yapmanın yeni bir yolunu açıyoruz” diyor. “Florür, pillerde bir geri dönüş yapıyor.”

Kaynak

Focusing on the negative is good when it comes to batteries https://www.sciencedaily.com/releases/2018/12/181206141209.htm

[zombify_post]

2018 Uzayda Yoğun Geçti!

Bazı yeni uzay araçları 2018’de göreve başlarken, bazıları son performansını sergiledi.

Parker Solar Probe illustrationParker Güneş Probu, 12 Ağustos 2018’de güneşe doğru yolculuğa başladı.

Yeni Tanıştıklarımız


1.TESS Gezegen Arayışı İçinde

Kasabada yeni bir gezegen avcısı var. Güneş sistemi dışındaki yaşanabilir gezegenleri aramak için tasarlanan uzay aracı TESS, yörüngesel gezegenlerin işaretlerini bulmak için gökyüzündeki en yakın ve en parlak yıldızları aramak için 18 Nisan’da fırlatıldı.

TESS, biri büyük ölçüde suya doymuş olabilecek en az iki yeni dünyayı tespit etti.

https://www.sciencenews.org/sites/default/files/2018/12/122218_LG_missions_inline1.jpgTESS

2. Parker Solar Probe Güneşi Hedefliyor.

12 Ağustos’ta görevine başlayan Parker, ilk yakın uçuşunu 5 Kasım’da yaparken ilk verilerini de Aralık ayında Dünya’ya iletti. Gelecek yedi yıl boyunca ısıya dayanacak şekilde inşa edilmiş olan Parker, güneş yüzeyine yaklaşık 6 milyon kilometre ulaşacak ve doğrudan güneşin incecik koronasını doğrudan örnekleyecek şekilde, güneşe daha da yaklaşacak.

https://www.sciencenews.org/sites/default/files/2018/12/122218_LG_missions_inline2_REV.jpgParker Solar Probe Uzay Aracı

3. InSight Mars’a İniş Yaptı.

26 Kasım’da hedefine ulaşan NASA’nın Mars görevlisi InSight, hala hareketsiz dururken tüm gezegeni keşfedecek. Bir sismometre, bir ısı ve zaman probuna sahip olan InSight, Mars’ın içeride nasıl bir yer olduğunu bulmak için “Marsquake”leri dinleyecek.

https://www.sciencenews.org/sites/default/files/2018/12/122218_LG_missions_inline3.jpgInSight bu fotoğrafı 26 Kasım’da Mars yüzeyinden çekti.

4. MASCOT ve MINERVA-II
Görevini MINERVA-II1A ve MINERVA-II1B araçlarının eşliğinde gerçekleştirecek olan ‘MASCOT ‘ yüzey keşif aracı, sahip olduğu kısıtlığı pil ömrü nedeniyle görevini asteroide inişinden itibaren geçen 16 saat içerisinde tamamlamak durumunda.

Bir asteroide ilk inen robot üçlüsü oldu. Japonya’nın ikiz MINERVA-II araçları ve Almanya’nın MASCOT aracı Japonya’nın Hayabusa2 uzay gemisine asteroit Ryugu’ya gitti. MINERVA-II robotları, 21 Eylül’de etrafına indi ve asteroit yüzeyinin diğer dünya resimleri ve ölçümlerini aldı. MASCOT 3 Ekim’de yüzeye indi. Sadece 16 saat kadar yaşayacak şekilde tasarlanan MASCOT, araştırmacıların bildirdiğine göre, Ryugu’nun neredeyse hiçbir manyetik alana sahip olmadığına ilişkin bulgularla asteroitin iç kısmına ilişkin öngörü sağladığını açıkladı. Gelecek yıl, Hayabusa2 bir asteroit örneği alacak ve 2020’de Dünya’ya geri getirecek.

https://www.sciencenews.org/sites/default/files/2018/12/122218_LG_missions_inline4.jpgMASKOT ve MINERVA-II ikizleri asteroit Ryugu’yu keşfetti. (İllüstrasyon)

Güle Güle Dediklerimiz

5. Kepler İçin Hattın Sonu

Diğer yıldızların orbitallerindeki gezegenlerin gözlemlenmesi için 2009’da fırlatılan gezegen avcısı Kepler Uzay Teleskobu kasım öncesinde yakıtını tüketti. Yaşam için doğru koşullara sahip olabilecek binlerce yeni dünyayı olağanüstü bir şekilde keşfedip bu gezegenlerin Samanyolu’ndaki yıldızları geride bırakabileceği olasılığını gösterdi.

https://www.sciencenews.org/sites/default/files/2018/12/122218_LG_missions_inline5.jpg

Güneş Sistemi Dışındaki Gezegenlerin Avcısı Kepler

6.Şafakta Alacakaranlık

Kepler’in yakıtının bitmesinden iki gün sonra NASA, Dawn’ın son mesajını gönderdiğini açıkladı. Uzay gemisi yörüngede gezerken, noktaları önce asteroit Vesta ve sonra cüce gezegen Ceres oldu. Kepler, iki dünyanın da Mars ve Jüpiter arasındaki asteroit kuşağında yaşadıkları halde önemli ölçüde farklı geçmişlere sahip olduğunu gösterdi. Yakıt bitimiyle Dawn, yıllarca Ceres’in yörüngesinde sessizce dolaşacak.

https://www.sciencenews.org/sites/default/files/2018/12/122218_LG_missions_inline6.jpgDawn Asteroit Kaşifi

7.Kaçırılmış Fırsat

Usta Mars gezici Opportunity bu baharda bir toz fırtınasına kurban düştü ve görev yöneticileri başıboş dolaşıp son vermesinden korkuyor.
Fırtına 30 Mayıs’ta başladı ve tüm gezegeni kapladı. Fırtınaya bağlı toz Opportunity’nin günei panellerinin şarj olmasına engel olacak kadar çoktu ve şarj olamayan araç haziran ayında kendini uykuya aldı.

Toz Ağustos ayında temizlendi ama Opportunity’den henüz bir çağrı gelmedi. Gezgin yenilmesi zor olan rekorlara imza attı,2004’te yaklaşık 93 Dünya günü (90 Martian günü) sürmesi beklenen bir görev için indikten sonra Opportunity 14 Dünya yılı kadar zamanda 45 kilometreden fazla dolaştı.

https://www.sciencenews.org/sites/default/files/2018/12/122218_LG_missions_inline7.jpgAylarca süren toz fırtınası sonrası hala uykuda olan Opportunity Mars rover bu selfieyi kendi toz kaplı güneş panellerinden (ortada) aldı. 

8.Cassini Aktarıma Devam Ediyor

Doğru, 2017 yılında Cassini’ye ağlamaklı bir vedada bulunulduğu söylenmişti. Ancak bu yıl bilim insanları gezegenin halkalarından atmosferine düşen şaşırtıcı derecede karmaşık bir kimyasal kokteyl olan “halka yağmuru” ölçümleri de dahil olmak üzere, uzay aracının Satürn’den aldığı son verilerden bazılarını analiz ettiler ve “Cassini’nin verilerinden daha fazla analiz geleceğinden emin olabilirsiniz.” notunu düştüler.

https://www.sciencenews.org/sites/default/files/2018/12/122218_LG_missions_inline8.jpgCassini geçen yıl Satürn’e girdi, ancak uzay aracının topladığı veriler şaşırtmaya devam ediyor.

Kaynak:

2018 was a busy year in space https://www.sciencenews.org/article/space-missions-spacecraft-launches-2018-yir?tgt=nr

[zombify_post]

Parkinson İçin Programlanabilir Hücre

Japon beyin cerrahları, Parkinson hastası bir hastanın beynine ilk kez programlanabilir hücre implante ettiler.

 Japon beyin cerrahları, Parkinson hastası bir hastanın beynine ilk kez programlanabilir hücre implante ettiler. Bu durum, sadece bir embriyonik hücre durumuna gelecek şekilde, deri gibi vücut dokularının hücrelerini yeniden programlayarak geliştirilen uyarılmış pluripotent kök hücreleri (ing. induced pulirpoten stem cell= iPSC) kullanılarak bir terapinin denendiği bir uygulamadır Böylece embriyonik benzeri bir duruma geri dönerler.

Kyoto Üniversitesi’ndeki bilim adamları, nörotransmiter dopamini üreten nöronlara iPS hücrelerini habercilerine dönüştürmek için tekniği kullanıyor. Parkinson hastalığı olan kişilerde dopamin üreten nöronların bir eksikliği, titremelere ve yürümeye zorluğa neden olabilir. 

Ekim ayında, Kyoto Üniversitesi Hastanesi’nde beyin cerrahı Takayuki Kikuchi, 50’li yaşlarında bir hastanın beynine 2.4 milyon dopamin prekürsör hücresini implante etti. Üç saatlik prosedürde, Kikuchi’nin ekibi hücreleri dopamin aktivitesi merkezleri olarak bilinen 12 alana yatırdı. Dopamin prekürsör hücrelerinin, maymunlarda Parkinson hastalığının semptomlarını iyileştirdiği gösterilmiştir. 

Kök hücre uzmanı Jun Takahashi ve Kyoto Üniversitesi’ndeki meslektaşları, üniversitede depolanan iPS hücrelerinin bir stokundan dopamin öncü hücrelerini türetmişlerdir. Bunlar, anonim bir donörden alınan cilt hücrelerini yeniden programlayarak geliştirilmiştir. Takahashi, “Hasta iyi gidiyor ve şimdiye kadar büyük bir yan etki görülmedi” diyor. Ekip altı ay boyunca onu gözlemleyecek ve herhangi bir komplikasyon ortaya çıkmazsa, beynine bir başka 2.4 milyon dopamin prekürsör hücresi yerleştirecek.

Ekip, 2020 yılı sonunda tekniğin güvenliğini ve etkinliğini test etmek için Parkinson hastalığı olan altı hastayı tedavi etmeyi planlıyor. 

Takahashi, bu denemenin iyi sonuç vermesi durumunda, tedavinin 2023 yılına kadar Japonya’da rejeneratif ilaçlar için hızlı onay sistemi uyarınca hastalara satılacağına dair yeterli kanıtın olabileceğini ve “Elbette sonuçların ne kadar iyi olduğuna bağlı” olduğunu söylüyor.

KAYNAK: TW/NatureNews

[zombify_post]

Parker’ın Güneş’ten Mesajı Var!

Parker Solar Probe Aracı, Güneş’e uçuşunda hız ve mesafe rekorlarını kırarak en yakın fotoğrafı paylaştı.

NASA’nın Güneş Rüzgarının varlığını ilk kez teorileştiren fizikçi Eugene Parker'dan adını aldığı, Güneş'in atmosferine dalış yapacak olan Parker Solar Probe adındaki Güneş inceleme uydusu, bugüne kadar en yakından çekilmiş kareyi paylaştı.

12 Ağustos 2018’de fırlatılan Parker 6 Kasım'da yaklaşık 24 milyon kilometreyle ilk yakın uçuşunu yaptı. Planlara göre önümüzdeki yedi yıl boyunca güneş yüzeyinden, yaklaşık 6 milyon kilometre uzaklıkta, yakın 24 geçişte bulunacak. 

7 Aralık’a kadar Güneş'in Dünya'ya göre arkasında kalan Parker bu süre boyunca gözlemlerini  aktaramıyordu.

Güneş’in ardından ortaya çıktıktan sonra, Parker ekibi ilk yakın bakışla, korona denen dış güneş sistemine ulaştı. Parker’ın fotoğraf makinesindeki ilk görüntülerden biri koronadaki bir plazma filametinden daha önce görülmemiş detayları gösteriyor. Ekip, Parker’ın verilerinin, koronanın neden Güneş yüzeyinin 300 katı kadar sıcak olduğuna dair gizemi çözmeye yardımcı olacağını umuyor.

Güneş’in tekrar Dünya ve Parker’ın arasına girmesinden önce ilk uçuş sırasında kaydedilen verilerin yalnızca beşte biri bilim insanlarına ulaşacak. Gelecek yıl Mart ve Mayıs ayları arasında verilerin geri kalanı uydudan yeryüzüne gelecek. Bilim adamları, kısa bir süre sonra sonuçları paylaşmaya başlamayı umuyorlar.

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'nda Parker Solar Probe proje bilimcisi olan Raouafi, “Eğer takımdaki veya herhangi bir bilim insanına ne beklediğini sorarsanız, cevaplarının gerçekten bilmiyoruz olacağını düşünüyorum,” dedi. 

“Yeni keşifler yapacağımızdan neredeyse eminiz.” 

[zombify_post]

Rahim Hafızada Etkili Bir Role Sahip Olabilir

Rahimleri alınan sıçanlarda, diğerlerine göre hafıza kaybı görüldü.

Bebek gelişiminde olan rolüyle tanınan dişi organı rahmin sıçanlarda yapılan bir araştırmaya göre hafızayla olan beklenmedik bir ilişkisi öne sürüldü.

6 Aralık tarihinde Endocrinology’de çevrimiçi paylaşılan sonuçlar gebe olmayan rahmin aslında vücutta gereksiz olduğu düşüncesini çürütüyor. Bu sonuçların Amerika’da histerektomi, rahmin alınma ameliyatı, geçiren yaklaşık 20 milyon kadın için ciddi çıkarımları olabilir.

Çalışmalar dişi sıçanların rahim ve yumurtalıklarının alındığı, sadece yumurtalıklarının, sadece rahminin alındığı ve son alarak ikisinin de alınmadığı gruplara ayrılmasıyla yapıldı..

Ameliyattan altı hafta sonra, Tempe’deki Arizona Eyalet Üniversitesi’ndeki davranış sinirbilimci Heather Bimonte-Nelson tarafından yönetilen araştırmacılar, sıçanları su labirentleri üzerinde, yüzeyin altına gizlenmiş platformlarla test etmeye başladılar.

Diğer gruplarla karşılaştırıldığında, rahminden yoksun sıçanlar, testler gittikçe zorlaştığı zaman platformları nerede bulacağını hatırlamakta daha kötüydü.

Sonuçlar, rahimden beyne giden sinyallerin, aynı anda birden fazla bilgi parçasını hatırlamada bir şekilde yer aldığını, kesiştiğini göstermektedir.

Sadece rahmi olmayan sıçanların hormon seviyelerinde, sıçanların hormon üreten yumurtalıkları tutulmasına rağmen, farklılıklar vardı.

Araştırmacılar, yumurtalıkların salgıladığı hormonların beyni etkileyebileceğini biliyorlardı fakat New York Şehir Üniversitesi’nden Hunter College’ın nöroendokrinologist, sinir sistemi ile iç salgı bezleri arasındaki ilişkileri konu alan bilim dalı, Victoria Luine, rahmin kendi başına hafızayı etkileyebileceğini bulmanın bir sürpriz olduğunu söylüyor. Birçok kadının rahmi alınırken yumurtalıkları korunduğu için, “Bu rapor, keşfedilmesi gereken bazı ilginç sorular getiriyor.”

Stanford Üniversitesi’nden nörobilimci ve üreme endokrinolojisti Natalie Rasgon, sonuçların klinik pratiği değiştirmek için çok ön hazırlık olduğunu söylüyor. Ayrıca çalışmada kullanılan sıçanlar hiç hamile kalmamıştı, örneğin bazı düşünülmesi gereken detaylar olarak bu sonuçların doğum yapmış kadınlara göre çevrilip çevrilemeyeceği de açık değil. 

Kaynak

[zombify_post]

Güneş Enerjisinin Pek Bilinmeyen Uygulamaları

Günümüze kadar gelen süreçte güneş enerjisinden elektrik eldesinde iki ana yöntem kullanılmıştır. Birincisi fotovoltaik pillerle (güneş panelleri) güneş enerjisi direkt olarak elektrik enerjisine çevrilmiştir. İkincisi güneş enerjisinden elde edilen ısı enerjisinin rankin çevrimi ile elektriğe çevrilmesidir. Fotovoltaik pillerin kullanıldığı sistem son 30 yılda ciddi gelişmeler göstermesine rağmen maliyetlerdeki artış nedeniyle farklı yöntemlerin aranmasına sebep olmuştur. Aslında pek de yeni olmayan bu sistemlerin en çok kullanılanları parabolik oluk kollektörler ve merkezi alıcılı sistemlerdir.


Güneş Havuzları          

Yaklaşık 5-6 m derinliğinde su ile dolu olan bu havuzların zemini siyah renklidir ve güneş ışığını soğurarak içindeki suyun ısınmasını sağlar. Bu havuzlarda ortalama 90°C sıcaklıkta su elde edilebilir. Havuzdaki ısının dağılımını kontrol edebilmek için tuz konsantrasyonu kullanılır. Tuz konsantrasyonu üst kısımdan alt kısma doğru artış gösterir. Böylece havuzun yüzeyinde soğuk su bulunmasına karşın alt kısmındaki suyun sıcaklığı doymuş tuz konsantrasyonu sayesinde daha yüksektir. 

Havuzdaki ısıtılmış su doğrudan ısı kaynağı olarak kullanılabileceği gibi (Başka bir sıvıyı veya maddeyi ısıtmak vb.) elde edilen sıcak su termodinamik bir dolaşıma gönderilip elektrik üretiminde de kullanılabilir. Güneş havuzları uygulaması en çok İsrail’de yapılmıştır ve 150 kW ile 5 MW gücünde iki sistem bulunmaktadır.


Parabolik Çanak Sistemler

Güneşi kuzey-güney ve doğu-batı olmak üzere iki farklı eksende takip edebilirler. Üzerine düşen güneş ışığını çukur ayna prensibine göre odağında yoğunlaştırarak termal enerji eldesinde kullanılırlar. Elde edilen termal enerji uygun bir sıvı ile taşınabileceği gibi aynanın odak noktasına monte edilen bir sıcak hava motoru (stirling motor) sayesinde elektrik enerjisine de dönüştürülebilir. Parabolik çanak sistemlerde güneş enerjisinden sıcak hava motoru ile elektrik üretiminde ortalama %30 gibi bir verim sağlanabilmektedir.


Parabolik Oluk Kollektörler

Oluk şeklinde olup güneş ışığını doğrusal bir şekilde yoğunlaştırırlar. Güneşi kuzey-güney ya da doğu-batı şeklinde sadece tek yörüngede, üzerlerindeki sensörler sayesinde takip edebilirler. Böylece gün içinde güneş ışığından olabildiği kadar faydalanabilirler. Kollektörler ışığı doğrusal şekilde yoğunlaştırdığı için kollektörlerin odak noktasından siyah renkli absorban bir boru geçirilir ve güneş ışığı boru içindeki sıvı sayesinde ısı olarak toplanır. Bu tip kollektörlerde genellikle ısı toplayıcı sıvı olarak termal yağlar kullanılır. Yoğunlaştırma yaptığı için bu sistemlerde sıcaklık 300-400°C’yekadar çıkabilmektedir. Elde edilen sıvının buharı rankine çevrimi ile elektrik üretiminde kullanılabilir. Bu tip sistemlerde güneş enerjisinin yanı sıra kömür ve doğalgaz gibi fosil yakıtlar da kullanılarak elektrik üretimi için hibrit bir sistem oluşturulabilir ve bunun birçok örneği de vardır. Parabolik oluk kollektörlerde elektrik enerjisi üretiminde %14 gibi bir verim sağlanmakta ve Amerika’da parabolik oluk kollektörlerin kullanıldığı birçok santral vardır. Bu santrallerden en çok bilineni 354 MW gücündeki Kramer Junction güneş enerjisi santralidir.


Merkezi Alıcılı Sistemler

Genellikle merkezde bulunan ve alıcı olarak adlandırılan bir kule şeklindeki yapının etrafına yerleştirilen aynalardan oluşurlar. Heliostat (düz ayna) denilen bu aynalar tek tek odaklama yaparak üzerlerine düşen güneş ışığını alıcıdaki ısı eşanjörünün üzerinde toplarlar. Böylece ısı eşanjöründeki borulardan geçen sıvının ısınması sağlanır. Isıtılmış sıvı rankine makineye pompalanarak elektrik üretiminde kullanılır. Bu sistemlerde akışkan sıcaklığı 800°C’ye kadar çıkabilmekte ve elektrik enerjisi üretiminde %15’lik verim sağlanmaktadır. İspanya’da bu sistemin çok sayıda örneği bulunmaktadır.


Sonuç olarak güneş enerjisinin kullanımında birçok uygulama vardır. Bunlardan bir başkası da yakın zamanda sosyal medyada duyulan Çinin yapay ay adını verdiği ilginç bir proje. Bu projeye göre güneş ışığının olmadığı saatlerde kendi şehirlerini aydınlatmak için ayna şeklinde bir uydu göndermeyi planlıyorlar. İlk uydu 2020’de gönderilecek ve dünyadan 500 km uzaklıkta yörüngeye yerleştirilecek. Eğer ilk girişim başarılı olursa sisteme iki uydu daha eklenecek. Çin’den çok daha önce Rusya bu tarz birkaç uyduyu yörüngeye oturtmaya çalışmış ancak uydular atmosfere girerek yanmıştır. Bu talihsizliklerden sonra da denemeleri durdurmuşlardır.

KAYNAKLAR

[1]    Mehmet Aydın SOYDAŞ, “Güneş Enerjili Ön Isıtmalı Rankine Güç Santralinin Modellenmesi ve Bilgisayar Programının Oluşturulması”, İzmir, 2011.

[2]    Ganime Tuğba ERCOŞKUN, Ali KESKİN, Metin GÜRÜ, Duran ALTIPARMAK, “Çift Oluklu Parabolik Oluk Tipi Güneş Kollektörünün Tasarımı, İmalatı, ve Performansının İncelenmesi”, Gazi Üniv. Müh. Mim. Fak. Der, 2013.

[zombify_post]

Mitokondriyal DNA Hem Anne Hem Babadan Aktarılıyor Olabilir

Şimdiye kadar anneden aktarıldığı düşünülen mitokondriyal DNA hakkında yeni sonuçlara rastlandı.

 Araştırmacılar birbiriyle ilişiği olmayan üç ailede çocukların mitokondrilerini, hücrelerin küçük enerji fabrikaları, babalarından aldığını raporladı.

Bilim adamları, spermdeki mitokondrinin genellikle yumurtayı dölledikten sonra tahrip olmasından dolayı mitokondrinin anneden çocuğa aktarıldığını düşünüyorlardı. Fakat Ulusal Bilimler Akademisi Bildiriler Kitabı’nda 26 Kasım'da yayımlanan yeni araştırma, nadir durumlarda babaların da mitokondriye katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Şimdilik, her iki taraftan gelen mitokondriyal mirasın sonuçları bilinmiyor. 

Mitokondriyal hastalık araştırmacısı Paldeep Atwal, Jacksonville, Fla'da Mayo Clinic'e gelen bir kadından DNA'yı incelerken babadan kalma kalıtsal imzayı buldu.

Bir hücrenin çekirdeğindeki DNA, her iki ebeveynden de eşit olarak miras alınır ve bir vücut inşa etmek için tüm genetik talimatları içerir. Mitokondrilerin de kendi DNA'ları vardır, bu DNA’lar organelleri inşa etmek ve çalıştırmak için gerekli olan bazı genleri içerir fakat şimdilerde Jacksonville'de özel bir klinikte çalışan Atwal’a göre kadının hücreleri garip bir şekilde bazıları anneden ve bazıları “başka yerlerden” iki tür mitokondriyal DNA'yı içeriyordu. Sonucu düşünmek bir hataydı, Atwal ve meslektaşları testi tekrarladığındaysa aynı şey ikinci kez geri geldi ve bu onları şüpheye sürükledi. 

Araştırmacılar, her iki ebeveynin de DNA'sına sahipti, bu yüzden ekip babanın mitokondriyal DNA'sını inceleyip onun gizemli mitokondrinin kaynağı olduğunu hem kadında hem de erkek kardeşinde onayladı. 

Atwal, Cincinnati Çocuk Hastanesi Tıp Merkezi'nde bir mitokondriyal hastalık uzmanı olan Taosheng Huang ile temas kurdu. Huang, mitokondrisini babalarından alan iki farklı ailenin çocuğuna muayenede rastlamıştı. Bunlarla beraber, araştırmacılar, mitokondrinin yüzde 24 ile 76'sını babadan miras alan üç aileden toplamda 17 Kişi buldular.

Montreal Üniversitesi'ndeki çalışmalarda yer almayan bir biyolog olan Sophie Breton, “Gerçek ve çok ilginç bir keşif ama şaşırmadım” diyor. Bitkiler ve diğer hayvanlarda yapılan önceki çalışmalarda, bazen mitokondrilerin erkeklerden geçtiğini ve bir insan örneğindeyse, bir adamın kas hücrelerinde babanın mitokondriyal DNA'sı bulundu, ancak bilim adamları bunun teknik bir aksaklık mı yoksa kontaminasyon mu olduğunu sorguladılar.

Breton’a göre Atwal, Huang ve meslektaşlarının, hücrelerinde hem annesinin hem de babasının mitokondrisi olan insanları bulduğuna dair hiçbir şüphe yok.

“Ve muhtemelen daha sonraki çalışmalarda da aynı şeyi bulacağız.”

Philadelphia Çocuk Hastanesi'nde Mitokondriyal ve Epigenomik Tıp Merkezi başkanı olan Mitokondriyal genetikçi Douglas Wallace ise bu durumun çok da yaygın bir olay olmayacağını savunuyor. Annelerin muhtemelen her zaman çocuklarının mitokondrisinin birincil kaynağı olacağını söyleyen Wallece nadir görülen durumlarda, normalde baba mitokondrisini yıkım için düzenleyen biyolojik sistemin başarısız olabileceğimi ve en azından babanın mitokondrilerinden bazılarının çoğalabileceğini de ekliyor.

Kaynak

[zombify_post]