Bilim İnsanları Kanseri Başlamadan Durduran Hücresel Bir Süreç Buldu

Kanserin büyümesinde etkili olduğu düşünülen ‘hücresel geri dönüşüm’ süreci aslında önlenebilir.

Tıpkı ayakkabı bağcıklarında bulunan plastik uçların bağcıkları koruduğu gibi telomer adı verilen moleküler uçlar da kromozomların uçlarını korur ve hücreler, sürekli olarak DNA’larını bölüp çoğalttıklarında kaynaşmalarını önler. Ancak plastik uçları kaybetmek bağcıkların birbirine karışmasına yol açarken, telomer kaybı kansere neden olmaktadır.

Telomerlerin kanserle olan ilişkisini inceleyen Salk Enstitüsü bilim insanları şaşırtıcı bir şey keşfetti: Genellikle hayatta kalma mekanizması olarak düşünülen ‘otofaji’ adı verilen hücresel geri dönüşüm süreci, aslında hücrelerin ölümünü teşvik ediyor ve böylece kanserin başlamasını önlüyor.

23 Ocak 2019’da Nature Dergisi’nde ortaya çıkan çalışma, otofajiyi tamamen yeni bir tümör baskılayıcı yol olarak ortaya çıkarıyor ve kanseri durdurmak amacıyla süreci engellemeye yönelik tedavilerin bunu daha erken bir zamanda ve istem dışı destekleyebileceğini öne sürüyor.

Salk Moleküler ve Hücre Biyolojisi Laboratuvarı profesörü ve makalenin kıdemli yazarı Jan Karlseder, “Bu sonuçlar büyük bir sürpriz oldu.” diyor. “Hücrelerin kontrolden çıkmasını ve kanserli hale gelmesini önleyen birçok kontrol noktası var, ancak otofajinin onlardan biri olmasını beklemiyorduk.”

Her seferinde hücreler büyümek ve bölünmek için DNA’larını çoğalttıklarında, telomerleri biraz daha kısalır. Telomerler, kromozomları artık aktif bir şeklide koruyamayacakları kadar kısaldıklarında, hücreler kalıcı olarak bölünmeyi durduracak bir sinyal alır. Ancak kansere neden olan virüsler veya diğer faktörler nedeniyle zaman zaman hücreler mesajı alamaz ve bölünmeye devam eder. Tehlikeli derecede kısa veya eksik telomerlerle hücreler, korunmasız kromozomların kaynaşıp işlev göremediği, bazı kanserlerin ayırt edici özelliği olan disfonksiyonel (kriz) adı verilen bir duruma girer.

Karlseder’in ekibi krizi daha iyi anlamak istedi çünkü kriz prekanseröz (tedavi edilmezse kansere dönecek doku) hücrelerin, tam gelişmiş kansere devam etmesini önleyen yaygın hücre ölümüyle sonuçlanır ve bu yararlı hücre ölümünün altındaki mekanizma tam olarak anlaşılamamıştır. 

Karlseder laboratuvarında doktora sonrası araştırmacı ve makalenin ilk yazarı olan Joe Nassour, “Birçok araştırmacı, krizde hücre ölümünün otofaji ile birlikte programlanmış iki hücre türü ölümünden biri olan apoptozis yoluyla gerçekleştiğini varsayıyor.” diyor. “Ama kimse bunun gerçekte böyle olup olmadığını anlamak için deneyler yapmadı.”

Karlseder ve Nassour, kriz ve tipik olarak ortaya çıkan hücre ölümünü araştırmak için normal olarak büyüyen hücreleri, krize zorladıkları hücrelerle karşılaştırdıkları bir dizi deney yapma amacıyla sağlıklı insan hücrelerini kullandılar. 

Krizde meydana gelen başlıca ölümden hangi tür hücre ölümünün sorumlu olduğunu öğrenebilmek için hem apoptozis hem de otofajinin morfolojik ve biyokimyasal belirteçlerini incelediler. Her iki mekanizma da normal olarak büyüyen hücrelerdeki az miktarda ölen hücreden sorumlu olmasına rağmen, otofaji, daha fazla hücrenin öldüğü kriz grubundaki baskın hücre ölümü mekanizmasıydı.

Araştırmacılar, daha sonra kriz hücrelerindeki otofajiyi önlediklerinde ne olacağını araştırdılar. Sonuçlar çarpıcıydı: otofaji yoluyla hücre ölümü olmadan hücreler yorulmaksızın çoğaldı. Ayrıca ekip, bu hücrelerin kaynaşmış ve şekil değiştirmiş kromozomlarına baktığında, kanserli hücrelerde görülen türdeki ciddi DNA hasarının meydana geldiğini ve otofajinin önemli bir erken kanser baskılama mekanizması olduğunu ortaya koydu.

Son olarak ekip, normal hücrelerde ya kromozomların uçlarına – telomer kaybıyla- ya da ortadaki bölgelere belirli DNA hasarı oluşturdular. Telomer kaybı olan hücreler otofajiyi aktive ederken,DNA hasarı olan hücreler diğer kromozomal bölgelerde apoptozisi aktive eder. Bu apoptozisin DNA hasarı nedeniyle kanser öncesi oluşan hücreleri yok eden tek mekanizma olmadığını ve telomerlerle otofaji arasında doğrudan karşılıklı konuşma olduğunu göstermektedir.

Çalışma, otofajinin, kanser hücrelerinin kontrolsüz büyümesini sağlayan bir mekanizma olmaktan ziyade, aslında bu büyümeye karşı koruyucu bir kalkan olduğunu ortaya koymaktadır. Otofaji olmadan tümör, baskılayıcı genler gibi diğer güvenlik önlemlerini yitiren hücreler kontrolsüz bir büyüme, sık görülen DNA hasarı ve sıklıkla kanserden oluşan bir kriz durumuna geçer.

Karlseder , “Bu çalışma heyecan verici çünkü bu yeni keşiflerin çoğunu temsil ediyor. Hücrelerin krizden sağ çıkmasının mümkün olduğunu bilmiyorduk; otofajinin krizdeki hücre ölümüyle ilgili olduğunu bilmiyorduk ;otofajinin genetik hasar birikimini nasıl önlediğini kesinlikle bilmiyorduk. Bu, sürdürmeye istekli olduğumuz yepyeni bir araştırmanın kapısını açıyor.” diye ekliyor.

Kaynak: In surprising reversal, scientists find a cellular process that stop cancer before it starts https://www.sciencedaily.com/releases/2019/01/190123131706.htm

[zombify_post]

Açıklayalım: Virüs Nedir?

“…Bir virüsü, içinde DNA ya da RNA bulunduran, protein ceketli küçük bir paket gibi düşünün.”

Enflüanza, ebola, soğuk algınlığı, HIV/AIDS, kızamık…

Virüsler gördüğünüz bu hastalıklara, hatta daha fazlasına neden olmaktadır ve bazıları çok ciddi olabilir. Diğerleri? O kadar da önemli sayılmaz. İyi ya da kötü, virüsler hayatımızın birer parçasıdırlar.

https://www.biyobilim.ytukimtek.org/wp-content/uploads/2018/09/1536280049814.jpgBazı insanların virüslerin “yaşadığını” öğrenmesinden sonra teknik olarak aslında yaşamadıklarını öğrenmesi onları şaşırtır. Virüsler kendilerini yalnızca onları “misafir” eden hücrelerin (konak hücre) içinde çoğalabilirler. Bu konak hücre bir hayvan olabileceği gibi bir bitki, bakteri ya da mantar da olabilir.

Virüsler bazen mikropların bir diğer ailesi olan bakterilerle karıştırılır. Fakat virüsler çok, çok daha küçük boyutlardadırlar. Bir virüsü, içinde DNA ya da RNA bulunduran, protein ceketli küçük bir paket gibi düşünün. DNA da, RNA da kullanım kılavuzu olarak hizmet eder. Genetik bilgi bir hücreye ne yapacağını ve ne zaman yapacağını söyleyen bir kılavuzdur.

Bir virüs bir hücreyi enfekte ettiğinde, o hücreye basit bir mesaj verir: “Daha fazla virüs üret!”

Bu bağlamda, virüsler birer korsandır. Hücreyi fetheder ve emri verir. Nihayetinde konak hücre öldüğünde, daha fazla hücreye saldırmak üzere üretilmiş yeni virüsler püskürecektir. İşte virüs, konak hücreyi bu şekilde hasta eder.

Vücut kendi başına birçok virüsten kurtulabilir. Bazı virüsler vücuda çok büyük meydan okuyabilir. İlaçlar virüslerin oluşumuna karşı tedavide kullanılır. Antiriviral olarak adlandırılrlar ve farklı şekillerde çalışır. Örneğin bazıları, virüsün konak hücreye girişini engelleyebilir. Bazıları ise virüs kendini kopyalamaya çalışırken onu durdurur.

Genel olarak virüslerin tedavisi zor olabilir. Bunun nedeni içinde yaşadıkları hücrenin onları ilaçlardan korumasıdır. (Bu, virüs tedavisinde antibiyotiklerin neden kullanılamadığına dair önemli bir ayrıntıdır.)

Mükemmel Korunma: Sağlıklı Kalmak

Virüslere karşı korunmanın en iyi yolu onlara düzgün saldırmaktır. Aşılar bu yüzden önemlidir, vücudun kendini korumasına yardımcı olurlar.

Aşılar şu şekilde çalışırlar: Bazen bir mikrop -bu bir virüs ya da bakteri olabilir- vücuda girer. Bilim insanları buna “antijen” demeyi tercih ederler. Vücut savunma sistemi genellikle bu antijenleri yabancı bir istilacı olarak saptar ve kavga başlar. Bu kavga vücuda koruma kalkanı bırakır ve istilacı yeniden içeri girmeye çalıştığında bu sefer vücut onu tanır. Bu uzun süreli korumaya “bağışıklık” denir.

Aşılar, gerçek bir enfeksiyon olmaksızın vücuda bağışıklık sağlar. Aşının içinde zayıf ya da ölmüş antijenler bulunur. Vücut bu antijenleri bir kez tanıdığında artık enfeksiyona izin vermez fakat yine de antikor oluşturması için uyarılabilir.

Zamanla aşılar, virüslere bağlı birçok enfeksiyonun (ve ölümlerin) sayısını azaltmışlardır. Çiçek hastalığı, aşıların bertaraf ettiği hastalıklardan biridir. Sadece Afganistan, Nijerya ve Pakistan’da yayılmaya devam eden çocuk felci hastalığı için de aynı şey neredeyse doğrudur.

https://www.biyobilim.ytukimtek.org/wp-content/uploads/2018/09/Ekran-Alintisi.png

Fakat bütün virüsler kötü değildir. Bazıları zararlı bakterileri enfekte eder. Bu virüslere “bakteriyofaj” adı verilir. (Bakteriyofaj, bakteri yiyen anlamına gelmektedir.) Doktorlar bazen bu özel virüsleri bakterilere karşı tedavide antibiyotiklere alternatif olarak kullanırlar. (Daha da iyisi bakteriyofajlar, bakteriler farklı türde olsalar bile DNA’yı bir bakteriden diğerine transfer edebilirler!)

Bilim insanları, daha iyi işler yapmak için virüsleri kullanmayı öğrendi. Bu uzmanlar, virüslerin hücreleri enfekte etmedeki üstün yeteneklerini kullanırlar. İlk olarak, virüsleri hücrenin içinden genetik materyali gönderebilmesi için değiştirdiler. Bu yöntem kullanıldığında, söz konusu virüs “vektör” adını alır. Virüsün gönderdiği genetik materyal, vücudun kendi başına üretemediği bir proteinin üretimi için gerekli bilgileri içerebilir.

Referans:

https://www.sciencenewsforstudents.org/article/explainer-what-virus

[zombify_post]

Cilt Bakterileri Antibiyotiğe “Aldırmamayı” Öğrendi!

İnsan vücudundaki bakteri florasının bir parçası olan bu mikroplar, dünya çapındaki sağlık tesislerinde halihazırda bulunan ilaçlara karşı direnç geliştirdiler.

İnsan vücudundaki bakteri florasının bir parçası olan bu mikroplar, dünya çapındaki sağlık tesislerinde halihazırda bulunan ilaçlara karşı direnç geliştirdiler.

Bakterilerin antibiyotiğe karşı dayanıklı olan suşları, hastane kaynaklı enfeksiyonların dünya üzerinde yayılmasına sebep olabilir.

Staphylococcus epidermidis isimli bakteri, insan vücudunda yaşayan ve ev sahibine karşı zararsız bir bakteri türüdür. Fakat cildin yarıklar bulundurduğu yerlerde bu bakteriler, uzun süreli kateterler gibi tıbbi implantlar ya da yapay kalp kapakçıkları gibi protezler bulunduran insanlarda enfeksiyonlara neden olabilir.

Avustralya, Peter Doherty Bağışıklık ve Enfeksiyon Enstitüsü’nden Benjamin Howden ve meslektaşları 24 ülkedeki 96 adet hastane ve araştırma merkezinden topladıkları yüzlerce S. epidermidis örneğini incelediler ve hemen hemen tüm antibiyotiklere karşı direnç geliştiren üç bakteri soyunun geçtiğimiz birkaç on yılda dünya çapına yayıldığını buldular.

Araştırmacılar aynı zamanda bu bakteri soylarında tanımlanmış genetik mutasyonlardan bazılarınn sadece “rifampicin” denilen antibiyotiğe karşı değil, “vancomycin” gibi son çare (ing. last-resort) antibiyotiklere karşı da direnç gösterdiğini keşfettiler. 

Doktorlar ve diğer sağlık görevlileri genellikle Staphylococcus enfeksiyonlarının tedavisinde ilaç direncine karşı koyabilmek için rifampicin ve vancomycinin birlikte kullanımını öneriyorlar fakat, ekibin bulguları bu kombinasyonun S. epidermidis’de tam tersine direncin geliştirileceğini göstermektedir.

Referans ve İleri Okuma:

[zombify_post]

Panama Maymunları “Taş Devri”ne Girdi!

Araştırmacılar Panama’da bulunan türlerden biri olan beyaz yüzlü kapuçin maymunlarının Taş Devri’ne girdiğini keşfettiler.

Araştırmacılar Panama’da bulunan türlerden biri olan beyaz yüzlü kapuçin maymunlarının Taş Devri’ne girdiğini keşfettiler. Maymunlar, bizden sonraki 4 tür primatın daha yaptığı gibi taşları alet olarak kullanarak fındık ve kabuklu hayvanları kırmaya başladılar.

New Scientist’te belirtilene göre grup, Panama’nın kıyı şeridinde ve Coiba National Park’a dahil olan Jicarón Adası’nda yaşıyor. Parkı oluşturan üç adada da bahsi geçen kapuçin maymunları bulunmakta fakat sadece Jicarón’daki maymunlar bu aletleri kullanmaya başladılar yani, diğer maymunlar henüz bu seviyeye ulaşabilmiş değiller. Jicarón’da ise, adanın belirli bir bölgesinde bulunan erkek maymunlar bu aletleri kullanmaya başladılar. Çalışma ile ilgili ayrıntılı bilgiye BioArXiv’den ulaşmanız mümkün.

Max Planck Enstitüsü Ornitoloji bölümünden, makalenin baş yazarı Brendan Barrett New Scientist’e  “Bu davranışın coğrafik olarak yerleşmiş görünmesine çok şaşırdık” diyor.

Bu davranışın parktaki maymunlarda görülüp ilk raporlandığı tarih aslında 2004’e, makalenin bir diğer yazarı Alicia Ibáñez’in bahsi geçen maymunların taşı alet olarak kullandıklarını fark ettiği zamana dayanıyor. Araştırmacılar bu bulguya 2017 Mart’ta tekrar dönüp üç adaya da maymunların hareketlerini gözlemleyebilmek için kameralar yerleştirdi.

Ekip erkek maymunların yengeçleri, salyangozları ve Hindistan cevizlerini kırdıklarını gözlemledi. Bununla birlikte bu davranışın adadaki diğer maymun grupları arasında neden yayılmamış olduğu açıklığa kavuşabilmiş değil.

Ekip, Taş Devri’ne girmenin primatlar açısından beklenen bir gidişat olmasından ziyade şansın bir parçası olduğunu düşünüyor. Mesela, diğerlerinden daha zeki bir birey aletleri kullanmaya başlamış ve diğerleri onu taklit etmiş olabilir. Sınırlı beslenme seçeneklerine karşı aletler, hayatta kalma şansını arttırabilir.

Ekip, neler olduğunun aydınlatılması konusunda bu konuda yapılan çalışmalar ve gözlemlerin artmasını umuyor.

Beyaz yüzlü kapuçinler Taş Devri’ne giren ikinci Amerikalı türdür. Güney Amerika’da bulunan diğer kapuçin grubu taş aletlerin kullanımını 700 yıl kadar yapmış olabilir. Diğer iki tür ise Tayland makakları ve Batı Afrika’daki şempanzelerdir.

Kaynaklar ve İleri Okuma:

http://www.iflscience.com/plants-and-animals/a-group-of-panama-monkeys-have-entered-the-stone-age/

https://www.biorxiv.org/content/early/2018/06/20/351619

[zombify_post]

Açıklayalım: Antibiyotikler Nereden Geldi?

“Bilim insanları ara sıra çığır açacak şeyler hakkında yanılgıya düşerler. Dünyanın ilk antibiyotiği olarak bilinen penisilin, buna bir örnektir. “

Bilim insanları ara sıra çığır açacak şeyler hakkında yanılgıya düşerler. Dünyanın ilk antibiyotiği olarak bilinen penisilin, buna bir örnektir. Bu mikrop katili ve diğerleri, keşfedildikleri günden itibaren milyonların hayatını kurtarmışlardır.

1928’de, Alexander Fleming İngiltere, Londra’da bulunan St. Mary’s Hastanesi’nde çalışan bir bilim insanıydı. Bir deneyinde, petri kabı olarak bilinen örtülü cam plakaya “besin” tabakası yaydı. Daha sonra birkaç bakteri ekleyerek büyümeye bıraktı. Bu sırada yaz tatili için izin almıştı. Geri geldiğinde bakterileri bıraktığı tabakanın küflendiğini gözlemledi

Küfler genelde bilim insanları ve günlük hayatta onlarla karşılaşan diğer insanlar için istenmeyen misafirlerdir. Fakat Fleming Petri kabındaki örneği mikroskop altında derinlemesine incelediğinde muhteşem bir şeye şahit olmuştu. Küfler her yerdeydi ve bakteri kaybolmuştu! Mikropları öldürmüştü! 1930’da Fleming bu küflerin özellikle hastalığa neden olan streptococcus, staphylococcus ve diphtheria gibi yüzlerce bakteriyi öldürebildiğini bildirdiği çalışmasının verilerini yayınladı.

Sonraki yıllarda diğer bilim insanları birçok deney yürüttüler. Bu bilim insanları arasında Oxford’da birer patolog ve kimyager olarak birlikte çalışan Howard Florey ve Ernst Chain de vardı. Nihayetinde insanlardaki bakteriyel enfeksiyonu tedavi etmek için penisilinin nasıl yeteri kadar saflaştırılacağının anlaşılmasına yardımcı oldular. Nobel Ödülü komitesi 1945’te tıp alanında ödülü Fleming, Florey ve Chain arasında paylaştırmıştır.

Penisilin, 2. Dünya savaşı sırasında enfeksiyonla mücadelenin çok değerli olduğunu kanıtlamıştı. Fakat 1940’lı yılların başında artan savaş meydanı yaralanmaları ABD’li ilaç üreticilerine, Avrupa ve Asya’daki askerlere yönelik arzlarını arttırmak için baskı yaptı. Doktorların eve döndüklerinde ihtiyaçlarını karşılamaları için çok az ilaç bırakıldı.

Pensilvanya’da yüzlerce yetenekli doktor problemi çözebilmek için kendi mutfaklarında antibiyotik yapmaya başladılar (Bu arada, iyi bir fikir değil). Aliquippa, Pensilvanya’dan Julius Vogel, evde yaptığı antibiyotikler için 5 dolardan fazla harcama yapmadığını bildirdi. 1943’te Science News’e “Kullandığım tek cihaz, ortalama bir ailenin mutfağında bulunacak cinstendi” şeklinde açıklama yaptı ve üç hafta içerisinde tedavi etmek için antibiyotik kullandığı hastaların sayısı 29’u bulmuştu.

2. Dünya Savaşı’na doğru giden yıllarda, Almanlar her parçasının yararlı olduğunu kanıtlamak üzere ayrı bir antibiyotik grubu üzerinde çalışıyordu. Bu özel grup daha sonra ilk olarak Protonsil diye adlandırdığımız sülfonamid ya da sülfa ilacı olarak bilinen şeye dönüşmüştü. 

Alman fizikçi Gerhard Domagk, kimyasal boyaların bakteriyel enfeksiyonla savaşıp savaşamayacağını görmek için Bayer’deki bir kimyacıyla çalışıyordu. Bu biraz zor gelebilir fakat düşündükleri şey buydu. Büyüyen bakteriler, kimyasal boya ile karşılaştıklarında boya mikroplara yapışmıştı ve belki bu boya insanlardaki bakterilere de yapışır ve bir şekilde onları öldürür diye düşünmüşlerdi.

Bu önsezilerinde haklı olduklarını 1932’de gösterdiler ve sülfa ilaçları, insanda kullanılabilecek ilk antibiyotik haline geldi. Başlangıçta, 1935’lerin başında Avrupa’da kullanılmasına rağmen Amerikalı doktorlar 1936’nın sonlarına doğru reçetelere yazmaya başlayacaklardı.

Bu ilaçlar ve onları takip eden antibiyotikler bu alana yeni bir soluk getirdiklerini ölümcül enfeksiyonları kolayca tedavi edilebilen hastalıklara dönüştürerek kanıtladılar ve herkes değerlerinin farkına vardı. Sülfa ilaçlarını ilk test edişinden yalnızca 7 yıl sonra, 1939’da Domagk’ın tıp alanında Nobel almasının nedeni de budur. (Çoğu Nobel ödüllü bilim insanı başarılarının üzerinden 20-40 yıl geçmeden ödül alamamışlardır. Sülfa ilaçlarından farklı olarak bilimsel çalışmalarının öneminin kavranması biraz zaman alabilir…)

Kaynak ve İleri Okuma:

https://www.sciencenewsforstudents.org/article/explainer-where-antibiotics-came

[zombify_post]

Meme Kanserini Yok Eden Yeni Bir İmmünoterapik Yaklaşım

Hiçbir tedaviye yanıt vermeyen bir hastada meme kanseri tamamen ortadan kaldırıldı.

4 Haziran 2018 tarihinde Nature Medicine dergisinde yayımlanan makaleye göre Ulusal Kanser Enstitüsü (National Cancer Institute, NCI), immünoterapi odaklı yeni bir yaklaşım geliştirdi. Diğer tüm tedavi yöntemlerine yanıt vermeyen meme kanseri bir hastada kanserin tamamen gerilemesine yol açtı.

Tasta tedaviyi NCI’nin Kanser Araştırmaları Merkezi’nde (CCR) Cerrahi Anabilim Dalı şefi Steven A. Rosenberg, Dr. Ph.D.’nin yönettiği bir klinik araştırmada aldı.
Dr. Rosenberg, “Bağışıklık sistemi tarafından tanınan bir kanserde bulunan mutasyonları tanımlamak için yüksek verimli bir yöntem geliştirdik.” dedi. “Bu araştırma şu anda deneyseldir. Fakat immünoterapiye yeni yaklaşımın, kanser türünde değil, mutasyonlara bağlı olması nedeniyle, bir anlamda birçok kanser türünün tedavisi için kullanabileceğimiz bir plandır.” 

Peki Nedir Bu Yeni Yaklaşım?

Yeni immünoterapi yaklaşımı, adoptif bir hücre aktarımıdır (Adoptive Cell Transfer, ACT). ACT, yüksek düzeyde somatik veya edinilmiş mutasyonlara sahip olan melanomun tedavisinde etkili olmuştur. Ancak, bazı yaygın epitelyal kanserler, mide, özofageal, yumurtalık ve meme kanserleri gibi daha düşük mutasyon seviyelerine sahip kanserler ile daha az etkili olmuştur.

ACT tedavisinin başarılı olmasında tümörün mutasyon yükü önemli bir yere sahiptir. Çünkü tümör ne kadar fazla mutasyon taşırsa, bağışıklık sistemi hücreleri tarafından o kadar kolay tanınır. Bu sayede tümöre spesifik etki eden hücreler de kolaylıkla hastadan toplanabilir.

Hastayı tedavi etmek için araştırmacılar, tümörünün ve normal dokusunun DNA’sından ve RNA’sından hastanın kanserine özgü olan mutasyonları berlirlemek için örnek aldılar ve sıraladılar. Sonuç olarak tümör hücrelerinde 62 farklı mutasyon tespit ettiler. Tedaviden sonra, bu hastanın tüm kanseri ortadan kalktı ve 22 aydan sonra da tekrar gözlemlenmedi.

Önemli Bir Nokta Daha

Dr. Rosenberg,  “büyük resimin”  bu tür bir tedavinin kanser tipine özgü olmadığını, belirtti. “Tüm kanserlerin mutasyonları var ve biz de bu immünoterapi ile saldırıya geçiyoruz” dedi. Bunun anlamı bu tedavi türünün diğer kanser türlerinin tedavisinde de kullanılabilecek olmasıdır. Ayrıca Dr. Rosenberg, “Kansere neden olan mutasyonların kansere tedavisinde en iyi hedefler olduğunu kanıtlayabilecek olması ironiktir.” diye de ekledi.

Kaynak

Yayımlanan Makale

İleri Okuma:

Adoptive Cell Transfer (ACT)

Targeted Cancer Therapies

[zombify_post]

Arılar da “Sıfır” Kavramını Anlıyorlar!

   İnsanların sıfırdan oluşturduğu icatları, modern matematik ve bilim için çok önemliydi fakat biz, bir sayıyı “hiçbir şey” olarak düşünmeyen tek tür değiliz. Papağanlar ve maymunlar da sıfır kavramını anlıyorlar ve şimdi bu kulubüne arılar da katıldı.

     Bal arıları, bilidiniği üzere bazı sayısal becerilere sahiptir (dörde kadar sayabilme kapasitesi gibi) ve bu beceriler çevrelerindeki yer işaretlerini takip ederken kullanışlı oabilir. Araştırmacılar arıların bu becerilerinin sıfıra ulaşıp ulaşamayacağını görmek için iki sayıdan küçük olanı tamamlamak amacıyla on arı yetiştirdiler. Böceklere, bir dizi denemede beyaz arka plan üzerinde birkaç siyah şekil sergileyen iki farklı resim gösterildi. Arılar daha az sayıdaki şekle uçtuğunda lezzetli şeker suları verildi ama daha büyük sayıya doğru uçtuklarında acı kınayla cezalandırıldılar. 

     Arılar doğru seçimi tutarlı bir şekilde yapmayı öğrendiklerinde, araştırmacılar onlara yeni bir seçenek sundular: hiçbir şekil içermeyen beyaz bir arka plan. Arılar daha önce hiç boş bir resim görmemiş olsalar da yazarlar bugün Science‘ta arıların, iki veya üç şekilden oluşan resim yerine %64 oranında hiçbir şekil içermeyen beyaz bir arka planı seçtiğini rapor ettiler. Bu bulgu, böceklerin “sıfır”ı iki ve üçten daha az olduğunu anladığını gösteriyor. İşin ilginç kısmı: onlar sadece boş resim için gitmiyorlardı çünkü başka grup arılar bu testte sıfırdan olmayan görüntüyü seçmek için daha büyük sayıyı seçmek üzere eğitilmişlerdi.

     Daha sonraki deneylerde araştırmacılar arıların “sıfır” anlayışının daha da karmaşık olduğunu buldular. Örneğin: arılar bir ile sıfır arasındaki ayrımı yapabildiler ki bu sıfır kulübünün diğer bireyleri için meydan okuma niteliğinde! Böyle gelişmiş sayısal yetenekler, hayvanlara yırtıcı hayvanların ve gıda kaynaklarının takibini yapma yeteneği gibi evrimsel bir avantaj sağlayabilir. Bunu kenara yazın:  Eğer böcekler sıfırı kavrayabiliyorlarsa o zaman bu yetenek, hayvan krallığında düşünülenden daha yaygın olabilir. 

Kaynak: http://www.sciencemag.org/news/2018/06/bees-understand-concept-zero?utm_source=newsfromscience&utm_medium=twitter&utm_campaign=beezero-19822

[zombify_post]

Örümcek Ağının Antikanser Etkisi

Doğal ilaçları ve alternatif tıbbı hafife almamak gerek. Geçtiğimiz günlerde Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Aslı Nur Özkan, TÜRKPATENT’in üniversiteler arasında düzenlediği yarışmada, “Örümcek Ağı Özütünün Prostat Kanseri Hücrelerinde Seçici Antikanser Etkisi” buluşuyla ödül kazandı.

Çocukken ninesinin yaralarını iyileştirmek için örümcek ağı kullandığını gören ve ninesini uyaran Aslı Nur, “Sen anlamazsın, örümcek ağı yaralara iyi geliyor”  cevabıyla karşılaşmış.

Üniversiteye geldiğinde doğal maddelerin kanser üzerindeki olumlu etkilerini araştıran Prof. Dr. Oğuzhan Doğanlar ile tanışmış. Ninesi ile olan hikayesini hocasına anlatmasıyla ve çalışmalara başlamış. 2 senelik yoğun bir çalışma sürecinden sonra örümcek ağlarından ekstrat elde etmeyi başaran  Aslı Nur Özkan ise şöyle devam ediyor:

“Elde ettiğimi ekstratın içeriğini tespit ettik. Son derece zengin hücre yenileyici antioksidan ve antikanserojen maddeler ve bileşikleri içinde barındırdığını saptadık. Kanser hücrelerine uyguladık ve gördük ki, kanser hücrelerini programlanmış hücre ölümü denilen yola sürüklüyor. Fakat bu etkiyi sağlıklı hücreler üzerinde göstermiyor.”

Kaynak

[zombify_post]

Japon Bilim İnsanları Fare Kaslarının Kullanıldığı Robot Geliştirdi

Tokyo Üniversitesi’nden bilim insanları tarafından canlı fare iskeleti, kas dokuları, metal ve plastik bir çerçevenin kullanıldığı bir biyo-hibrid robot geliştirdi. 

Makale Science Robotics dergisinde yayımlandı. Makaleye göre robot, insan parmağını taklit edebiliyor. Verilen elektrik şiddetine göre parmak 90 dereceye kadar bükülme sağlayabiliyor. Bu bükülme, biyo-hibrit robotun nesneleri bir noktadan bir diğerine taşmasına olanak sağlıyor. 

Eksikleri de yok değil tabiki. Robot şimdilik sadece suda çalışabiliyor ve oluşturulan kas dokusunun ömrü de en fazla 1 hafta. Bu kısıtlı çalışma şartlarına rağmen araştırma büyük ümitler vadediyor. 

Kaynak

[zombify_post]