Açıklayalım: Virüs Nedir?

“…Bir virüsü, içinde DNA ya da RNA bulunduran, protein ceketli küçük bir paket gibi düşünün.”

Enflüanza, ebola, soğuk algınlığı, HIV/AIDS, kızamık…

Virüsler gördüğünüz bu hastalıklara, hatta daha fazlasına neden olmaktadır ve bazıları çok ciddi olabilir. Diğerleri? O kadar da önemli sayılmaz. İyi ya da kötü, virüsler hayatımızın birer parçasıdırlar.

https://www.biyobilim.ytukimtek.org/wp-content/uploads/2018/09/1536280049814.jpgBazı insanların virüslerin “yaşadığını” öğrenmesinden sonra teknik olarak aslında yaşamadıklarını öğrenmesi onları şaşırtır. Virüsler kendilerini yalnızca onları “misafir” eden hücrelerin (konak hücre) içinde çoğalabilirler. Bu konak hücre bir hayvan olabileceği gibi bir bitki, bakteri ya da mantar da olabilir.

Virüsler bazen mikropların bir diğer ailesi olan bakterilerle karıştırılır. Fakat virüsler çok, çok daha küçük boyutlardadırlar. Bir virüsü, içinde DNA ya da RNA bulunduran, protein ceketli küçük bir paket gibi düşünün. DNA da, RNA da kullanım kılavuzu olarak hizmet eder. Genetik bilgi bir hücreye ne yapacağını ve ne zaman yapacağını söyleyen bir kılavuzdur.

Bir virüs bir hücreyi enfekte ettiğinde, o hücreye basit bir mesaj verir: “Daha fazla virüs üret!”

Bu bağlamda, virüsler birer korsandır. Hücreyi fetheder ve emri verir. Nihayetinde konak hücre öldüğünde, daha fazla hücreye saldırmak üzere üretilmiş yeni virüsler püskürecektir. İşte virüs, konak hücreyi bu şekilde hasta eder.

Vücut kendi başına birçok virüsten kurtulabilir. Bazı virüsler vücuda çok büyük meydan okuyabilir. İlaçlar virüslerin oluşumuna karşı tedavide kullanılır. Antiriviral olarak adlandırılrlar ve farklı şekillerde çalışır. Örneğin bazıları, virüsün konak hücreye girişini engelleyebilir. Bazıları ise virüs kendini kopyalamaya çalışırken onu durdurur.

Genel olarak virüslerin tedavisi zor olabilir. Bunun nedeni içinde yaşadıkları hücrenin onları ilaçlardan korumasıdır. (Bu, virüs tedavisinde antibiyotiklerin neden kullanılamadığına dair önemli bir ayrıntıdır.)

Mükemmel Korunma: Sağlıklı Kalmak

Virüslere karşı korunmanın en iyi yolu onlara düzgün saldırmaktır. Aşılar bu yüzden önemlidir, vücudun kendini korumasına yardımcı olurlar.

Aşılar şu şekilde çalışırlar: Bazen bir mikrop -bu bir virüs ya da bakteri olabilir- vücuda girer. Bilim insanları buna “antijen” demeyi tercih ederler. Vücut savunma sistemi genellikle bu antijenleri yabancı bir istilacı olarak saptar ve kavga başlar. Bu kavga vücuda koruma kalkanı bırakır ve istilacı yeniden içeri girmeye çalıştığında bu sefer vücut onu tanır. Bu uzun süreli korumaya “bağışıklık” denir.

Aşılar, gerçek bir enfeksiyon olmaksızın vücuda bağışıklık sağlar. Aşının içinde zayıf ya da ölmüş antijenler bulunur. Vücut bu antijenleri bir kez tanıdığında artık enfeksiyona izin vermez fakat yine de antikor oluşturması için uyarılabilir.

Zamanla aşılar, virüslere bağlı birçok enfeksiyonun (ve ölümlerin) sayısını azaltmışlardır. Çiçek hastalığı, aşıların bertaraf ettiği hastalıklardan biridir. Sadece Afganistan, Nijerya ve Pakistan’da yayılmaya devam eden çocuk felci hastalığı için de aynı şey neredeyse doğrudur.

https://www.biyobilim.ytukimtek.org/wp-content/uploads/2018/09/Ekran-Alintisi.png

Fakat bütün virüsler kötü değildir. Bazıları zararlı bakterileri enfekte eder. Bu virüslere “bakteriyofaj” adı verilir. (Bakteriyofaj, bakteri yiyen anlamına gelmektedir.) Doktorlar bazen bu özel virüsleri bakterilere karşı tedavide antibiyotiklere alternatif olarak kullanırlar. (Daha da iyisi bakteriyofajlar, bakteriler farklı türde olsalar bile DNA’yı bir bakteriden diğerine transfer edebilirler!)

Bilim insanları, daha iyi işler yapmak için virüsleri kullanmayı öğrendi. Bu uzmanlar, virüslerin hücreleri enfekte etmedeki üstün yeteneklerini kullanırlar. İlk olarak, virüsleri hücrenin içinden genetik materyali gönderebilmesi için değiştirdiler. Bu yöntem kullanıldığında, söz konusu virüs “vektör” adını alır. Virüsün gönderdiği genetik materyal, vücudun kendi başına üretemediği bir proteinin üretimi için gerekli bilgileri içerebilir.

Referans:

https://www.sciencenewsforstudents.org/article/explainer-what-virus

[zombify_post]

Cilt Bakterileri Antibiyotiğe “Aldırmamayı” Öğrendi!

İnsan vücudundaki bakteri florasının bir parçası olan bu mikroplar, dünya çapındaki sağlık tesislerinde halihazırda bulunan ilaçlara karşı direnç geliştirdiler.

İnsan vücudundaki bakteri florasının bir parçası olan bu mikroplar, dünya çapındaki sağlık tesislerinde halihazırda bulunan ilaçlara karşı direnç geliştirdiler.

Bakterilerin antibiyotiğe karşı dayanıklı olan suşları, hastane kaynaklı enfeksiyonların dünya üzerinde yayılmasına sebep olabilir.

Staphylococcus epidermidis isimli bakteri, insan vücudunda yaşayan ve ev sahibine karşı zararsız bir bakteri türüdür. Fakat cildin yarıklar bulundurduğu yerlerde bu bakteriler, uzun süreli kateterler gibi tıbbi implantlar ya da yapay kalp kapakçıkları gibi protezler bulunduran insanlarda enfeksiyonlara neden olabilir.

Avustralya, Peter Doherty Bağışıklık ve Enfeksiyon Enstitüsü’nden Benjamin Howden ve meslektaşları 24 ülkedeki 96 adet hastane ve araştırma merkezinden topladıkları yüzlerce S. epidermidis örneğini incelediler ve hemen hemen tüm antibiyotiklere karşı direnç geliştiren üç bakteri soyunun geçtiğimiz birkaç on yılda dünya çapına yayıldığını buldular.

Araştırmacılar aynı zamanda bu bakteri soylarında tanımlanmış genetik mutasyonlardan bazılarınn sadece “rifampicin” denilen antibiyotiğe karşı değil, “vancomycin” gibi son çare (ing. last-resort) antibiyotiklere karşı da direnç gösterdiğini keşfettiler. 

Doktorlar ve diğer sağlık görevlileri genellikle Staphylococcus enfeksiyonlarının tedavisinde ilaç direncine karşı koyabilmek için rifampicin ve vancomycinin birlikte kullanımını öneriyorlar fakat, ekibin bulguları bu kombinasyonun S. epidermidis’de tam tersine direncin geliştirileceğini göstermektedir.

Referans ve İleri Okuma:

[zombify_post]

Uzayda Mutasyona Uğrayan Bakterilerin Saldırganlaştığı Tespit Edildi

Rus bilim insanlarına göre, uzayda mutasyona uğrayan bakteriler, dünyaya döndüğünde saldırganlaşıyor.

Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkan bu bilgiye göre, uzaydan dünyamıza tekrar gelen bakterilerin antibiyotiklere karşı gösterdikleri direnç normalden çok daha fazla arttı. Bakteriler ve mikroorganizmalar üzerindeki bu boyutta bir değişimin dünya üzerindeki yaşam açısından büyük bir tehlike arz ettiği düşünülüyor.

mutant-bacteria-from-space

Bilim insanlarına göre, uzak bir gelecekte bu bakteri ve mikroorganizmaların dünyadan başka gezegenlere yayılması ve bu gezegenlerde gelişmeleri hiç de sürpriz değil.Uluslararası Uzay İstasyonu’nda Ruslar tarafından yürütülen  Biorisk adındaki bu deney, gelecekte bu gibi durumların oluşmaması için önlem alınması gerektiğini de ortaya koyuyor.

Önlem alınmazsa ne olur?

Günümüzde insanlık birçok hastalıkla boğuşuyor, bu hastalıkların birçoğunu ilaçlar ve antibiyotikler yardımıyla çözebiliyoruz. Ancak uzayda yüksek ısıya, hatta yüksek radyasyona karşı bile direnci olan bakteriler evrimleşirse, bu bakterileri günümüzdeki ilaçlarla yok etmek pek mümkün olmayacak.

[zombify_post]

Açıklayalım: Antibiyotikler Nereden Geldi?

“Bilim insanları ara sıra çığır açacak şeyler hakkında yanılgıya düşerler. Dünyanın ilk antibiyotiği olarak bilinen penisilin, buna bir örnektir. “

Bilim insanları ara sıra çığır açacak şeyler hakkında yanılgıya düşerler. Dünyanın ilk antibiyotiği olarak bilinen penisilin, buna bir örnektir. Bu mikrop katili ve diğerleri, keşfedildikleri günden itibaren milyonların hayatını kurtarmışlardır.

1928’de, Alexander Fleming İngiltere, Londra’da bulunan St. Mary’s Hastanesi’nde çalışan bir bilim insanıydı. Bir deneyinde, petri kabı olarak bilinen örtülü cam plakaya “besin” tabakası yaydı. Daha sonra birkaç bakteri ekleyerek büyümeye bıraktı. Bu sırada yaz tatili için izin almıştı. Geri geldiğinde bakterileri bıraktığı tabakanın küflendiğini gözlemledi

Küfler genelde bilim insanları ve günlük hayatta onlarla karşılaşan diğer insanlar için istenmeyen misafirlerdir. Fakat Fleming Petri kabındaki örneği mikroskop altında derinlemesine incelediğinde muhteşem bir şeye şahit olmuştu. Küfler her yerdeydi ve bakteri kaybolmuştu! Mikropları öldürmüştü! 1930’da Fleming bu küflerin özellikle hastalığa neden olan streptococcus, staphylococcus ve diphtheria gibi yüzlerce bakteriyi öldürebildiğini bildirdiği çalışmasının verilerini yayınladı.

Sonraki yıllarda diğer bilim insanları birçok deney yürüttüler. Bu bilim insanları arasında Oxford’da birer patolog ve kimyager olarak birlikte çalışan Howard Florey ve Ernst Chain de vardı. Nihayetinde insanlardaki bakteriyel enfeksiyonu tedavi etmek için penisilinin nasıl yeteri kadar saflaştırılacağının anlaşılmasına yardımcı oldular. Nobel Ödülü komitesi 1945’te tıp alanında ödülü Fleming, Florey ve Chain arasında paylaştırmıştır.

Penisilin, 2. Dünya savaşı sırasında enfeksiyonla mücadelenin çok değerli olduğunu kanıtlamıştı. Fakat 1940’lı yılların başında artan savaş meydanı yaralanmaları ABD’li ilaç üreticilerine, Avrupa ve Asya’daki askerlere yönelik arzlarını arttırmak için baskı yaptı. Doktorların eve döndüklerinde ihtiyaçlarını karşılamaları için çok az ilaç bırakıldı.

Pensilvanya’da yüzlerce yetenekli doktor problemi çözebilmek için kendi mutfaklarında antibiyotik yapmaya başladılar (Bu arada, iyi bir fikir değil). Aliquippa, Pensilvanya’dan Julius Vogel, evde yaptığı antibiyotikler için 5 dolardan fazla harcama yapmadığını bildirdi. 1943’te Science News’e “Kullandığım tek cihaz, ortalama bir ailenin mutfağında bulunacak cinstendi” şeklinde açıklama yaptı ve üç hafta içerisinde tedavi etmek için antibiyotik kullandığı hastaların sayısı 29’u bulmuştu.

2. Dünya Savaşı’na doğru giden yıllarda, Almanlar her parçasının yararlı olduğunu kanıtlamak üzere ayrı bir antibiyotik grubu üzerinde çalışıyordu. Bu özel grup daha sonra ilk olarak Protonsil diye adlandırdığımız sülfonamid ya da sülfa ilacı olarak bilinen şeye dönüşmüştü. 

Alman fizikçi Gerhard Domagk, kimyasal boyaların bakteriyel enfeksiyonla savaşıp savaşamayacağını görmek için Bayer’deki bir kimyacıyla çalışıyordu. Bu biraz zor gelebilir fakat düşündükleri şey buydu. Büyüyen bakteriler, kimyasal boya ile karşılaştıklarında boya mikroplara yapışmıştı ve belki bu boya insanlardaki bakterilere de yapışır ve bir şekilde onları öldürür diye düşünmüşlerdi.

Bu önsezilerinde haklı olduklarını 1932’de gösterdiler ve sülfa ilaçları, insanda kullanılabilecek ilk antibiyotik haline geldi. Başlangıçta, 1935’lerin başında Avrupa’da kullanılmasına rağmen Amerikalı doktorlar 1936’nın sonlarına doğru reçetelere yazmaya başlayacaklardı.

Bu ilaçlar ve onları takip eden antibiyotikler bu alana yeni bir soluk getirdiklerini ölümcül enfeksiyonları kolayca tedavi edilebilen hastalıklara dönüştürerek kanıtladılar ve herkes değerlerinin farkına vardı. Sülfa ilaçlarını ilk test edişinden yalnızca 7 yıl sonra, 1939’da Domagk’ın tıp alanında Nobel almasının nedeni de budur. (Çoğu Nobel ödüllü bilim insanı başarılarının üzerinden 20-40 yıl geçmeden ödül alamamışlardır. Sülfa ilaçlarından farklı olarak bilimsel çalışmalarının öneminin kavranması biraz zaman alabilir…)

Kaynak ve İleri Okuma:

https://www.sciencenewsforstudents.org/article/explainer-where-antibiotics-came

[zombify_post]