Açıklıyoruz;Kara Delik Nedir?

Evrenimizin bu son derece yoğun ve görünmez sakinleri nasıl oluşuyor?

(Bu, bir sanatçının Cygnus x1 adlı kara deliğin neye benzeyebileceğine dair bir yorumudur. Büyük bir yıldız kendi üzerine patladıktan sonra oluştu. Bu kara deliğin yoğun yerçekimi yakındaki bir mavi yıldızdan kütle çekiyor.)

Bir kara delik gerçekten bir delik değildir Tam tersi. Bir kara delik, birbirine çok sıkı bir şekilde paketlenmiş muazzam miktarda kütle içeren bir alandır. Ve her zaman daha fazla kütle çekebilecek kapasiteye sahiptir. Bu nesnelerin çok fazla kütlesi vardır -ve dolayısıyla hiçbirşey onlardan kaçamaz,ışık bile.Bu onları evrendeki en aşırı nesnelerden biri yapar.

Ve onlar sadece büyük değil,aynı zamanda yoğun.Yoğunluk, kütlenin bir alana ne kadar sıkı bir şekilde paketlendiğinin bir ölçüsüdürNewYork şehrinin büyüklüğünde bir kara delik düşününGüneşimiz kadar kütle ve yerçekimi olurdu.  

Güneşin en az 10 katı büyük bir yıldız tükeniyor ve çöküyor.Bu Yıldız küçülür, küçülür ve küçülür. Sonunda, küçük bir karanlık nokta oluşturur. Bu yıldız kütleli bir kara delik olarak bilinir. onu yapan yıldızdan çok daha küçük olan bu karadelik hala aynı kütle ve yerçekimine sahip.Galaksimiz Samanyolu'nun 100 milyon kara deliği olabilir. Gökbilimciler onu saniye yeni bir form keşfediyorlar. Güneş gibi küçük ve orta büyüklükteki yıldızların kara delikler oluşturmayacaklarına dikkat edin. Yakıtları bittiğinde, beyaz cüceler denilen küçük, gezegen boyutlu nesneler haline gelirler.


Hiçbir şey bir kara delikten kaçamaz görünür ışık, x-ışınları, kızılötesi ışık, veya başka herhangi bir radyasyon biçimi.Kara delikler görünmezdir. Böylece gökbilimciler çevrelerini nasıl etkilediklerini öğrenmek için bu cisimleri “gözlemlemek” zorunda  kaldılar.Örneğin, kara delikler genellikle teleskoplar tarafından görülebilen güçlü, parlak gaz ve radyasyon jetleri oluştururlar. Fizikçiler, jetten sorumlu kara deliğin boyutunu tahmin etmek için bu jetin boyutunu kullanabilirler.Jonelle Walsh, College Station'daki Texas Üniversitesi'ndeki bir astronomdur. Gökbilimciler her zaman daha fazla kara delik bulmaya ve gözlemlemeye devam ediyor. Birkaç yıl önce, Walsh, bir derginin röportajında: Bu gözlemler, kara deliklerin yıldızlarla, galaksilerle ve gökada kümeleriyle olan karmaşık ilişkilerini çözmeye yardımcı olabilir. Bir gün, araştırmanın “bizi evrendeki her şeyin birlikte nasıl çalıştığını ve nasıl büyüdüklerini anlamaya doğru yönlendireceğini” dile getiriyor.

[zombify_post]

Bilim Uğruna Kendini Feda Eden Bilim İnsanları

Bu yazımda deneyleri sayesinde günümüze ışık tutan, buluşları sayesinde hayatımızın kolaylaşmasını sağlayan bazı bilim insanlarına yer vereceğim.

Her bilim insanın hikayesi farklı olsa da amaçları aynıydı: Bilim için faydalı olmak. İşte bu yolda kendini feda eden bazı bilim insanları:

   Carl Scheele (1742 – 1786): İsveç asıllı Alman eczacı ve kimyager olan     Scheele oksijen, molibden, tungsten, manganez ve klorin gibi elementleri     bulmuştur. Ancak ilginç bir şekilde çalıştığı her kimyasalın tadına bakma gibi     bir özelliği vardı ve 1786 yılında hidrojen siyanürü tattığı için ölmüştür.

   Alexander Bogdanov (1873-1928): Rus doktor, filozof, ekonomist ve bilim      kurgu yazarıydı. Bogdanov, 1924 yılında kan transfüzyonu deneylerini yapmaya başladı. Bogdanov, bu deneylerle hiç yaşlanmayan ebediyen genç insanı yaratma amacındaydı. Bu çalışmalar kapsamında aralarında Lenin’in kardeşi Maria Ulianova’nın da bulunduğu birçok kişi Bogdanov’un deneylerine katıldı. 11 kan transfüzyonu deneyi gerçekleştiren Bogdanov, bu deneyler sonunda, deneklerdeki görme bozukluklarının, saç dökülmelerinin durdurulabilindiğini fark etti. Ancak 1928’de kendi üzerinde yaptığı 12’nci test sırasında yanlış kan tipi sebebi ile hayata veda etti.

Marie Curie(1876-1934): Varşova doğumlu kimyacı Marie Curie, radyoaktivite konusundaki çalışmalarda bir öncüydü ve Nobel ödülünü kazanan ilk kadın oldu. Yıllar boyunca ölüm sebebinin aşırı radyasyona maruz kalmak olduğu iddia edildi. Ancak 1995 senesinde Curie’nin vücudundan kalanları analiz eden bir radyoloji uzmanı, ölüme sebep olmayacak dozda radyasyona maruz kaldığını iddia etti. Bu konu günümüzde halen tartışılmaktadır ve kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

Robert Bunsen(1811-1899): Mineralojik ve analitik kimya üzerine çalışmış Alman kimyagerdir. Gustav Robert Kirchoff ile beraber sezyum ve rubidyum elementlerini keşfetmiş, ısıtılan elementlerin emisyon spektrumlarını incelemiş ve spektral analizi bulmuştur. "Bunsen burner" olarak bilinen, laboratuvarda kullandığımız ısıtıcı "bek"lerin bulucusu olan kimyager Bunsen, bulduğu beki test ederken kör olmuştur.

Sir Humphry Davy(1778-1829): İngiliz olan bilim adamı Sir Humphry Davy Bileşikleri elektrik enerjisiyle ayrıştırmış ve elementleri saf olarak elde etmiştir. Bristol'deki, ciğer hastalarının tedavi edildiği hastanede yaptığı çalışmalarla 1799'da azot protoksidin güldürücü etkisini buldu. Türlü gazların fizyolojik etkilerini kendi üzerinde yaptığı deneylerle inceledi.Üstün zekasının yanı sıra bulduğu yanıcı gazların özelliklerini test eder iken yanarak ölmüştür.

Elizabeth Aschheim (1865-1905):Elizabeth Fleischmann-Aschheim, dünyanın ilk radyologlarından biriydi. Liseyi hiç bitirmemiş olmasına rağmen, kendini çalışmaya adamış ve alanında öncü olmuştur. Ancak, ne kadar tehlikeli X-ışını radyasyonunun olabileceği tam olarak anlaşılmamıştır. Koruyucu ekipman önerilmeye başlandıktan sonra bile Aschheim, hastalarını korkutabileceğini söyleyerek bunu takmayı reddetti. Bu yüzden 46 yaşında radyasyon zehirlenmesinden öldü.

Louis Alexander(1910-1946):Manhattan Projesi’nde görev almış, Kanadalı fizikçi ve kimyager Louis Alexander Slotin’ın II. Dünya Savaşı sırasında Los Alamos Ulusal Laboratuvarı’nda araştırmalar yapmış, uranyum ve plütonyum çekirdeklerinin kritik kütlesini hesaplamaya çalışmıştı.21 Mayıs 1946’da yaptığı fisyon deneyinde yoğun miktarda katı yayınım açığa çıktı; bu durum, Slotin’in dokuz gün içinde yaşamını yitirmesine yol açtı.

Michael Faraday(1791-1867): 19. yüzyılın en büyük bilim adamlarından biri olan Faraday, elektromanyetik ve Elektroliz üzerinde çalışmalar yürüttü. Klor gazını sıvılaştırmayı başaran ilk kişidir ve elektrik motorunu icat etmiştir.8 yıl boyunca aralıksız süren deneysel ve kuramsal çalışmaların sonunda 1839'da sağlığı bozulan Faraday rahatsızlanarak tedavi görmek zorunda kaldı.

Thomas Midgley(1899-1944):Kurşunlu benzini bulan Thomas Midgley övgülerin yanı sıra atmosfere en çok zarar veren kişi olarak tarihteki yerini aldı. Daha sonrasında ise kurşun zehirlenmesi ve felç geçirip 51 yaşında yatalak kaldı. Yatalak kalmasının yanında boş durmayan Midgley yataktan kendini kaldıracak bir düzenek geliştirdi. 55 yaşında geliştirmiş olduğu düzenekte ki bir ip tarafından boğularak öldü.

David Brewster(1781-1868): İskoç mucit, bilim adamı ve yazardır.İlgi alanı optik ve ışığın kırınımı çalışmaları olmuştur.Optik üzerinde En önemli çalışması Brewster açısı'dır Ayrıca kaleidoskop'un mucididir.Optik ve Işık üzerinde yaptığı bilimsel çalışmalar neticesinde 1831 yılında göz sağlığını yitirdi ve 1868 yılında ölene kadar kör olarak yaşadı.

[zombify_post]

Arılar da “Sıfır” Kavramını Anlıyorlar!

   İnsanların sıfırdan oluşturduğu icatları, modern matematik ve bilim için çok önemliydi fakat biz, bir sayıyı “hiçbir şey” olarak düşünmeyen tek tür değiliz. Papağanlar ve maymunlar da sıfır kavramını anlıyorlar ve şimdi bu kulubüne arılar da katıldı.

     Bal arıları, bilidiniği üzere bazı sayısal becerilere sahiptir (dörde kadar sayabilme kapasitesi gibi) ve bu beceriler çevrelerindeki yer işaretlerini takip ederken kullanışlı oabilir. Araştırmacılar arıların bu becerilerinin sıfıra ulaşıp ulaşamayacağını görmek için iki sayıdan küçük olanı tamamlamak amacıyla on arı yetiştirdiler. Böceklere, bir dizi denemede beyaz arka plan üzerinde birkaç siyah şekil sergileyen iki farklı resim gösterildi. Arılar daha az sayıdaki şekle uçtuğunda lezzetli şeker suları verildi ama daha büyük sayıya doğru uçtuklarında acı kınayla cezalandırıldılar. 

     Arılar doğru seçimi tutarlı bir şekilde yapmayı öğrendiklerinde, araştırmacılar onlara yeni bir seçenek sundular: hiçbir şekil içermeyen beyaz bir arka plan. Arılar daha önce hiç boş bir resim görmemiş olsalar da yazarlar bugün Science‘ta arıların, iki veya üç şekilden oluşan resim yerine %64 oranında hiçbir şekil içermeyen beyaz bir arka planı seçtiğini rapor ettiler. Bu bulgu, böceklerin “sıfır”ı iki ve üçten daha az olduğunu anladığını gösteriyor. İşin ilginç kısmı: onlar sadece boş resim için gitmiyorlardı çünkü başka grup arılar bu testte sıfırdan olmayan görüntüyü seçmek için daha büyük sayıyı seçmek üzere eğitilmişlerdi.

     Daha sonraki deneylerde araştırmacılar arıların “sıfır” anlayışının daha da karmaşık olduğunu buldular. Örneğin: arılar bir ile sıfır arasındaki ayrımı yapabildiler ki bu sıfır kulübünün diğer bireyleri için meydan okuma niteliğinde! Böyle gelişmiş sayısal yetenekler, hayvanlara yırtıcı hayvanların ve gıda kaynaklarının takibini yapma yeteneği gibi evrimsel bir avantaj sağlayabilir. Bunu kenara yazın:  Eğer böcekler sıfırı kavrayabiliyorlarsa o zaman bu yetenek, hayvan krallığında düşünülenden daha yaygın olabilir. 

Kaynak: http://www.sciencemag.org/news/2018/06/bees-understand-concept-zero?utm_source=newsfromscience&utm_medium=twitter&utm_campaign=beezero-19822

[zombify_post]

Bilim İnsanları Lazer Işını Yayabilen Yeni Bir Kontakt Lens Tasarladı

Teknoloji ve bilim ilerledikçe hepimizi şaşkına çeviren yeni gelişmeler yaşanıyor. Bunların sonuncusu da lazer ışını yayan kontakt lens oldu.

Gözlerinde lazer tabancası taşıyan yeni bir süper kahraman tanıtımı gibi görünse de, aslında bu tamamen bilimsel bir gelişme. Yeni tasarlanan bu kontakt lens sayesinde kullanan kişi gözlerinden lazer ışını çıkarabilecek. Tabii ki bu bir tür silah değil ve aslında güvenlik konusunda kullanılabilmek için geliştirilmiş, ancak ne olursa olsun kulağa oldukça enteresan geliyor.

İskoçya’da St. Andrews Üniversitesi’nde bir ekip tarafından aylardır üzerinde çalışılan bu proje, sonunda beklenen başarıyı yakalamış ve araştırmacılar elde ettikleri sonuçları, projenin amacını ve beklentilerini belirttikleri makaleyi Mayıs ayında yayınlamışlar. Proje kapsamında alanının en iyisi olan kimya ve fizik profesörleri birlikte çalışmış. Elde edilen sonuç ise oldukça tatmin edici.

Kontakt lensler sayesinde doğrudan göz yüzeyine entegre edilen ultra ince ve bükülebilir lazerlerden meydana gelen proje, gözlerden yayılan lazer ışınlarının gerçek olmasını sağlamış. Ses tanıma gibi zaman zaman yanılma payı olan bazı güvenlik önlemlerine bir tür alternatif olarak tasarlanan lensler oldukça kullanışlı ve gelecekte seri üretime geçilerek çok yüksek olmayan bir maliyet ile yaygınlaştırılması planlanıyor.

Ekip, geçmişte geliştirilmiş olanlara kıyasla daha fazla esneklik gösteren ve ayrıca “kontakt lensler üzerinde giyilebilir güvenlik etiketleri olarak entegrasyonunu kanıtlayan” bir organik yarı iletken oluşturmayı başarmış ve sonucunda ise bu bilim kurgu senaryosu gibi görünen yeni teknoloji ortaya çıkmış. Gelecekte ‘giyilebilir güvenlik’ olarak adlandırılan bu alanın çok daha fazla gelişeceği ve günlük hayatın bir parçası olacağı düşünülüyor.

Ege Üniversitesi Araştırmacıları, Nefesle Akciğer Kanseri Tespiti Yapan Sistem Geliştirdi!

Ege Üniversitesi Solunum Hastalıkları Araştırma Merkezi bünyesinde yapılan çalışmalar, akciğer kanserinin erken teşhisi açısından olumlu sonuçlar verdi. Bilim insanları, %80 doğruluk oranıyla nefesten kanser tespiti yapan sistem geliştirdiler.

Özellikle sigara kullanımının tetiklediği en ölümcül kanser türlerinden olan akciğer kanserinin erken teşhisi önemli bir konu. Ege Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen bir çalışma ise tam da bu yönde sonuç verdi. Bilim insanları, nefes yoluyla akciğer kanserini tespit eden biyomedikal sistem geliştirdiler.

Çalışmaya, İzmir’de bulunan diğer üniversitelerdeki görevli araştırmacılar da katıldılar. Yapılan ilk testlerde hastalığı %80 oranında doğru tespit eden sistem, biyopsi işlemi uygulanmadan tanı koyma şansı sunuyor. Normal şartlarda hasta, akciğer kanseri tanısı için biyopsiye maruz bırakılıyordu. Şimdi ise bir nefes yeterli olacak.

Ege Üniversitesi’nden yapılan açıklamaya göre proje “Milli Biyomedikal Cihaz” adıyla yürütüldü. Konu hakkında açıklamalarda bulunan Proje Koordinatörü ve Fen Fakültesi Kimya Bölümü’nde görevli Doç Dr. Levent Pelit, sağlıklı insanlarla sağlıksız insanların nefeslerinin birbirlerinden farklı olduklarını söyledi.

Pelit, nefes yoluyla hastalık tespitinin aslında tarihsel bir sürece dayandırıldığını da şu sözlerle ifade etti:

“MÖ 400’lü yıllarda hekimlerin öğrencilerine hastaların nefesini koklayarak teşhiste bulunmayı önerdiğini görüyoruz. Biz ise burada nefesin parmak izini çıkarıyoruz. Normalde yapılan çalışma hastadan biyopsi yoluyla doku alınmasına dayanıyor. Bu biyopsiyi sürekli alma şansınız yok. Hastalığı daha kötüleştirebiliyor ve bazı riskler taşıyor. Biz ise uçucu organik bileşiklere bakarak hasta mı değil mi diye bir ön tanı yapmak istiyoruz. Çünkü günümüzde yapılan bazı testler çok doğru sonuçlar veremeyebiliyor. Dolayısıyla biz nefes testi ile kişinin hasta olup olmadığını çok daha öncesinden tespit edebileceğiz.”

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Tuncay Göksel, “Solunum hastalıkları ve akciğer kanserinin erken tanısında girişimsel olmayan tanı ve izlem biomarker geliştirmek üzereyiz. Bunun için özel cihazlar tasarladık. Solunum hastalıkları konusunda akıllı cihazlar üretmek için başka projelerimiz de var.” açıklamasında bulundu.

Yeni sistemin umut vadedici sonuçlarının ardından ekibe bir ziyarette bulunan Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Budak, “Bu önemli başarıda imzası bulunan tüm akademisyenlerimizi ve ekiplerini kutluyorum. Amacımız, akademik bilgiyi toplumsal faydaya dönüştürebilmektir.” dedi. Rektör, projenin Kalkınma Bakanlığı tarafından desteklenmesi için çalıştıklarının da altını çizdi.

Bir Lise Öğrencisinin Karbon Elementiyle İlgili Yaptığı Tarihi Keşif!

Kimyaya az da olsa ilginiz varsa, karbon elementinin evrendeki en yaygın element olduğunu ve aynı anda sadece 4 bağ kurabildiğini bilirsiniz. ABD’nin Oklohoma eyaletindeki bir lise öğrencisiyse karbon elementinin 7 bağ kurabildiğini keşfetti. Evet, bir lise öğrencisi.

Tüm evrende en yaygın olan element karbon elementidir. Karbon, aynı zamanda dünyadaki yaşamın kaynağıdır. Kimyasal açıdan temel olarak genellikle aynı anda en fazla 4 bağ kurabildiği bilinir. Bilimsel çalışmalarda bu gözlem üzerine ilerleme kaydedilir.

Liselerde verilen kimya dersleri, karbon elementinin pek çok temel özelliği hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlıyor. Karbonun dış yörügesinde 4 adet elektronun eksik olduğunu ve bu nedenle 4 bağ kuran bir element yapısında olduğunu biliyoruz. Bu yetenek, karbonun biyolojik açıdan çok yetenekli olmasını da beraberinde getiriyor. Hatta bu 4 bağ, temel yapı taşımız olan DNA’lardan alkole, elmastan kömüre kadar pek çok şekilde ve yerde kuruluyor. Nitekim karbonun bütün hikayesi bununla sınırlı değil, daha fazlası var.

Bazı durumlarda karbon elementinin 4’ten fazla bağ kurabildiği biliniyor. Bu durumlarda söz konusu karbon taneciği hiperkarbon olarak adlandırılıyor. 1950’li yıllarda yapılan çalışmalarda, aynı anda 5 bağ kurabilen karbon elementleri olduğu söyleniyordu. 2016’da Almanya’daki bir ekip, teknolojinin de gelişmesiyle hiperkarbonun yapısını ortaya koymuştu. Ekip karbonun kurabildiği bağ limitinin 6 olduğunu kanıtlamıştı. Bu çalışma ise daha büyük bir keşfin kapısını araladı, hem de lise öğrencisi tarafından yapılacak bir keşfin.

ABD’nin Oklohoma eyaletindeki Oklohoma Bilim ve Matematik Lisesi’nde kimya öğretmeni olan Fazlur Rahman, öğrencilerine karbon hakkında bir konferans vermek için hazırlanıyordu. Onları karbonun 6’dan daha fazla bağ kurabileceği yönünde düşünmeye ve çalışmaya davet etmek istiyordu. 2016 yılında yapılan araştırma ise en büyük dayanak noktası olmuştu.


George Wang ve Dr. Rahman

Rahman’ın öğrencisi George Wang, hayal etmekten de öteye gitti. Karbon için 6 bağın bir sınır olmadığını kanıtladı, aynı anda 7 bağ kuran bir karbon elementi elde etti.

Öğretmeni Rahman, Wang’in hesaplamalarını kontrol etmek istedi. Hocasının da desteğiyle Wang’in çalışması sadece 7 bağ kuran karbon elementinin varlığını kanıtlamakla kalmadı, bağlı olan iki elementin de kararsız bir yapıya büründüklerini ortaya çıkarttı. Hoca ve öğrencisinin çalışması bilim dünyasında şok etkisi yarattı ve akademik dergilerde yayınlandı.

George Wang ve öğretmeni, aşağıdaki şekilde bir karbonun piramit forma sahip bağ şeklini oluşturacağını gösterdi: 

Tabanda yer alan altıgen bağın üzerinde üçgenlerle kurulmuş zirve noktasındaki 7. bağ, çığır açıcı bir keşif olarak lanse ediliyor. Ayrıca her bir karbon bir hidrojen atomuyla bağ kurduğu için sonuç garanti altına alınıyor.

Uzmanlara göre bu kanıtlar ve söz konusu çalışmayla ortaya çıkan bağ yapısı, organik kimyada yeni yaklaşımlara yol açabilir. Hidrojen depolama sistemleri, halihazırla uygulanırlığı olan önemli bir çalışma alanıdır. Çalışmanın işe yarayacağı diğer alanları da önümüzdeki yıllarda göreceğiz.

İlk Fırsatta Bütün KYK’yı veya Maaşı Yatırmanız Gereken, Her Biri Bilgi Dolu Yeni Çıkmış 9 Kitap

Kitap okumak bir insanın sahip olabileceği en faydalı alışkanlıklardan biri. Ayda bir de olsa okuyacağınız tek bir kitap, size pek çok şey kazandırabilir.

KYK bursunuzun veya maaşınızın bir kısmını ilk fırsatta yatırmanız gereken, her biri birbirinden bilgilendirici 9 kitap derledik sizler için; hem de tüm listemiz yeni çıkmış kitaplardan oluşuyor! Farklı farklı konulardan bahseden o kitapların arasına alalım sizleri hemen:

1. Zaman Neden Akar?

Alan Burdick imzalı bu kitapta zaman kavramı üzerine pek çok soru yöneltiliyor. “Zaman gerçekten var mı?”, “Beynimiz için zamanın anlamı ne?”, “Zaman üzerinde oynayabilir miyiz?”, “Yaşlandıkça zaman neden daha hızlı akıyormuş gibi gelir?” bu sorulardan sadece birkaçı.

2. Genişlemiş Fenotip

Ünlü “Gen Bencildir” kitabının yazarı Richard Dawkins, bu yeni kitabında evrim konusundaki görüşlerini iyice netleştiriyor ve ilk kitabını sevenler için daha da doyurucu bir deneyim sunuyor.

3. Hissedilen Zaman – Zamanı Nasıl Deneyimleriz?

Biraz fizik, biraz psikoloji üzerinden giden “Hissedilen Zaman” adlı kitabında Marc Wittmann, zaman duygumuzun nasıl oluştuğuna, sabırlılık ve sabırsızlık özelliklerinin oluşma nedenlerine, duygularımızın zaman algımız üzerindeki etkilerine, hayatı biraz daha sakin ve yavaş yaşamanın nasıl mümkün olabileceğine ve daha pek çok konuya son derece mantıklı cevaplar getiriyor.

4. Kaza Dedektifleri

Havacılık sektörüyle pek içli dışlı olmayanlara bile kendini başından sonuna kadar ilgiyle okutacak bu kitapta, tarihteki en büyük hava felaketlerini, soruşturulma süreçlerini ve bu felaketlerin havacılık kurallarında yarattığı değişimleri, gazeteci Christine Negroni’nin kaleminden etkileyici bir şekilde öğreniyoruz.

5. Hiçbir Fikrimiz Yok

Jorge Cham ve Daniel Whiteson imzalı bu muhteşem kitap, evrene dair bilgi dağarcığınızı onlarca kat genişletecek kadar dolu dolu. Özellikle görsel açıdan son derece zengin olan bu kitap, temelde sıkıcı olabilecek onlarca bilgiyi başarılı bir mizah anlayışıyla, basit ve eğlenceli şekilde anlatmayı başarıyor. Kitapta yer alan konulardan bazılarıysa kara delikler, kütle çekim dalgaları, atom altı parçacıklar, Büyük Patlama anı, dünya dışı yaşam ihtimalleri…

6. Dünya’nın Öyküsü

Robert M. Hazen tarafında yazılan bu kitapta, gezegenimizi çok daha yakından tanıma şansı buluyoruz. Dünya’nın oluşum evrelerinden tutun iç ve dış mekaniklerine kadar pek çok konu hakkında bilgiler içeren kitap, mutlaka okunması gerekenler arasında.

7. Kültürel Antropoloji: Temel Kavramlar

Robert H. Lavenda ve Emily A. Schultz imzalı bu kitap, özellikle sosyoloji ve antropoloji başta olmak üzere sosyal bilimlere ilgili olan insanlar için adeta altın değerinde. Dil, din, kültür, ritüeller, cinsellik, toplumsal cinsiyet gibi pek çok toplumsal kavramın işlendiği kitap, 12 bölümden oluşuyor.

8. Mikrobiyata

Ed Yong imzalı kitap, insan vücuduna son derece çarpıcı bir bakış atıyor. Kendi vücudumuzda bile aslında yabancı olduğumuzu ve kendi hücrelerimizden bile daha fazla sayıda mikroorganizmayı bünyemizde barındırdığımızı öğrendiğimiz kitapta, mikropların bizim üzerimizdeki etkilerini son derece net şekilde anlıyoruz. Eğer mikropların hayatımızın ne kadarını kontrol ettiğine dair hiçbir fikriniz yoksa, baştan sona ağzınız açık okuyacağınız bu kitabı ilk fırsatta almanızı öneriyoruz.

9. Beynimizin Parmak İzleri

Mantık ve duygular arasındaki ilişkiyi yakından inceleyen ve iki kavrama da ayrı ayrı odaklanan bu kitapta, en son bilimsel araştırmalardan elde edilen verilerin ışığında zihnimize dair pek çok bilgi ediniyoruz. Lisa Barrett, tüm bunların yanı sıra duygularımızın nasıl geliştirilebileceğini ve kontrol edilebileceğini de anlatıyor.

Güneşsiz Günlerde Yağmur Damlalarından Enerji Toplayan Güneş Paneli Geliştirildi!

Elbette ki güneş panelleri hayatımızı büyük ölçüde kolaylaştırıyor. Ancak güneşsiz günlerde bir miktar sorun olabilen bu duruma harika bir çözüm bulundu. Geliştirilen yeni güneş paneli yağmur damlalarından da enerji toplayabilecek.

Doğanın bize sunduğu nimetleri kullanmak için çalışmalar yapıyoruz. Bu noktada karşımıza çıkan güneş panelleri, gün boyu mevcut güneş ışığından güç alarak bizlere fayda sağlıyor. Fakat araştırmacılar şimdi yağmurlu günlerde de kullanılabilen bir panel geliştirdiler. Durum kulağa biraz garip gelmiş olsa da Çin’in Soochow Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından yağmur damlacıklarını kullanan panel başarıyla çalıştırıldı.

Konu hakkında konuşan yardımcı doçent Zhen Wen, panelin kriz sorunları çözen yaygın bir araç haline geleceğini ifade etti. Yağmurlu havalarda da kullanabilen güneş paneli, hareketin elektriğe dönüştürülmesini sağlayan bir triboelektrik nanogenerator (TENG) içeriyor.

2015 yılında bir makalede Georgia Institute of Technology’deki araştırmacılar tarafından önerilen bu panel, şimdilerde gerçeği yansıtmış olmasıyla oldukça başarılı görünüyor. Çift taraflı olduğu ifade edilen panel, güneşsiz günlerde kullanılacak olmasıyla kullanıcılarına büyük yarar sağlayacak.