Bilim Uğruna Kendini Feda Eden Bilim İnsanları

Bu yazımda deneyleri sayesinde günümüze ışık tutan, buluşları sayesinde hayatımızın kolaylaşmasını sağlayan bazı bilim insanlarına yer vereceğim.

Her bilim insanın hikayesi farklı olsa da amaçları aynıydı: Bilim için faydalı olmak. İşte bu yolda kendini feda eden bazı bilim insanları:

   Carl Scheele (1742 – 1786): İsveç asıllı Alman eczacı ve kimyager olan     Scheele oksijen, molibden, tungsten, manganez ve klorin gibi elementleri     bulmuştur. Ancak ilginç bir şekilde çalıştığı her kimyasalın tadına bakma gibi     bir özelliği vardı ve 1786 yılında hidrojen siyanürü tattığı için ölmüştür.

   Alexander Bogdanov (1873-1928): Rus doktor, filozof, ekonomist ve bilim      kurgu yazarıydı. Bogdanov, 1924 yılında kan transfüzyonu deneylerini yapmaya başladı. Bogdanov, bu deneylerle hiç yaşlanmayan ebediyen genç insanı yaratma amacındaydı. Bu çalışmalar kapsamında aralarında Lenin’in kardeşi Maria Ulianova’nın da bulunduğu birçok kişi Bogdanov’un deneylerine katıldı. 11 kan transfüzyonu deneyi gerçekleştiren Bogdanov, bu deneyler sonunda, deneklerdeki görme bozukluklarının, saç dökülmelerinin durdurulabilindiğini fark etti. Ancak 1928’de kendi üzerinde yaptığı 12’nci test sırasında yanlış kan tipi sebebi ile hayata veda etti.

Marie Curie(1876-1934): Varşova doğumlu kimyacı Marie Curie, radyoaktivite konusundaki çalışmalarda bir öncüydü ve Nobel ödülünü kazanan ilk kadın oldu. Yıllar boyunca ölüm sebebinin aşırı radyasyona maruz kalmak olduğu iddia edildi. Ancak 1995 senesinde Curie’nin vücudundan kalanları analiz eden bir radyoloji uzmanı, ölüme sebep olmayacak dozda radyasyona maruz kaldığını iddia etti. Bu konu günümüzde halen tartışılmaktadır ve kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

Robert Bunsen(1811-1899): Mineralojik ve analitik kimya üzerine çalışmış Alman kimyagerdir. Gustav Robert Kirchoff ile beraber sezyum ve rubidyum elementlerini keşfetmiş, ısıtılan elementlerin emisyon spektrumlarını incelemiş ve spektral analizi bulmuştur. "Bunsen burner" olarak bilinen, laboratuvarda kullandığımız ısıtıcı "bek"lerin bulucusu olan kimyager Bunsen, bulduğu beki test ederken kör olmuştur.

Sir Humphry Davy(1778-1829): İngiliz olan bilim adamı Sir Humphry Davy Bileşikleri elektrik enerjisiyle ayrıştırmış ve elementleri saf olarak elde etmiştir. Bristol'deki, ciğer hastalarının tedavi edildiği hastanede yaptığı çalışmalarla 1799'da azot protoksidin güldürücü etkisini buldu. Türlü gazların fizyolojik etkilerini kendi üzerinde yaptığı deneylerle inceledi.Üstün zekasının yanı sıra bulduğu yanıcı gazların özelliklerini test eder iken yanarak ölmüştür.

Elizabeth Aschheim (1865-1905):Elizabeth Fleischmann-Aschheim, dünyanın ilk radyologlarından biriydi. Liseyi hiç bitirmemiş olmasına rağmen, kendini çalışmaya adamış ve alanında öncü olmuştur. Ancak, ne kadar tehlikeli X-ışını radyasyonunun olabileceği tam olarak anlaşılmamıştır. Koruyucu ekipman önerilmeye başlandıktan sonra bile Aschheim, hastalarını korkutabileceğini söyleyerek bunu takmayı reddetti. Bu yüzden 46 yaşında radyasyon zehirlenmesinden öldü.

Louis Alexander(1910-1946):Manhattan Projesi’nde görev almış, Kanadalı fizikçi ve kimyager Louis Alexander Slotin’ın II. Dünya Savaşı sırasında Los Alamos Ulusal Laboratuvarı’nda araştırmalar yapmış, uranyum ve plütonyum çekirdeklerinin kritik kütlesini hesaplamaya çalışmıştı.21 Mayıs 1946’da yaptığı fisyon deneyinde yoğun miktarda katı yayınım açığa çıktı; bu durum, Slotin’in dokuz gün içinde yaşamını yitirmesine yol açtı.

Michael Faraday(1791-1867): 19. yüzyılın en büyük bilim adamlarından biri olan Faraday, elektromanyetik ve Elektroliz üzerinde çalışmalar yürüttü. Klor gazını sıvılaştırmayı başaran ilk kişidir ve elektrik motorunu icat etmiştir.8 yıl boyunca aralıksız süren deneysel ve kuramsal çalışmaların sonunda 1839'da sağlığı bozulan Faraday rahatsızlanarak tedavi görmek zorunda kaldı.

Thomas Midgley(1899-1944):Kurşunlu benzini bulan Thomas Midgley övgülerin yanı sıra atmosfere en çok zarar veren kişi olarak tarihteki yerini aldı. Daha sonrasında ise kurşun zehirlenmesi ve felç geçirip 51 yaşında yatalak kaldı. Yatalak kalmasının yanında boş durmayan Midgley yataktan kendini kaldıracak bir düzenek geliştirdi. 55 yaşında geliştirmiş olduğu düzenekte ki bir ip tarafından boğularak öldü.

David Brewster(1781-1868): İskoç mucit, bilim adamı ve yazardır.İlgi alanı optik ve ışığın kırınımı çalışmaları olmuştur.Optik üzerinde En önemli çalışması Brewster açısı'dır Ayrıca kaleidoskop'un mucididir.Optik ve Işık üzerinde yaptığı bilimsel çalışmalar neticesinde 1831 yılında göz sağlığını yitirdi ve 1868 yılında ölene kadar kör olarak yaşadı.

[zombify_post]

Çinli Bilim İnsanları İlk Kez Genetiği Değiştirilmiş Primatlar Klonladı

Çinli bilim insanları genetik olarak değiştirilmiş primatlar klonlayarak tarihe bir imza attı.

Bir yıl önce, bilim insanları ilk primatı bir çekirdek transfer tekniği ile klonlayarak atılımlar yapmıştılar, şimdi bir adım daha ileri gittiler.

En son araştırma, Şanghay'daki Çin Bilimler Akademisi Nörobilim Enstitüsü'nde doğan beş bebek makakını içeriyordu. Tüm primatlar, donör maymunun derisinden alınan fibroblasttan türetilen aynı genlere sahiptir. Ayrıca, CRISPR/Cas9 ile (CRISPR-Cas9 genetikçilerin ve tıp araştırmacılarının, genomun çeşitli kısımlarına ekleme, çıkarma ya da DNA dizilimininde değişim yapmalarına olanak tanıyan özgün bir teknolojidir.) gen düzenleme teknolojisi kullanılarak vericide değiştirilen bir genin bir kopyasını taşıdılar. Gen genellikle memelilerde belirli biyolojik ritimleri yöneten düzenleyici bir protein taşır. Genin değiştirilmiş versiyonunda bu protein üretilmez. Sonuç olarak bebek makaklarının gece uykusu ve daha fazla hareket de dahil olmak üzere sirkadiyen bozuklukları (özetle vücut saatidir) göstermesidir. Maymunlar şizofreni benzeri davranışları gösterir. Test konuları da şizofreni benzeri davranışlarla birlikte anksiyete ve depresyon belirtileri gösteriyor.Nörobilimci Hung-Chun Chang,"sirkadiyen ritim bozukluğu, uyku bozuklukları, diyabet, kanser ve nörodejeneratif hastalıklar da dahil olmak üzere birçok insan hastalığına yol açabilir" diyor.

Araştırma haberleri, insan embriyolarını düzenleyen He Jiankui'yi çevreleyen tartışmalardan sonra, bebeklerin HIV'E karşı bağışıklık sağlaması için bilimsel topluluklarda bazı rahatsızlıklara neden olmaktadır.CRISPR teknolojisinin kullanımı, denemelerinin duyurusunu takiben inceleniyor. 

Dr. He, iddia edilen etik olmayan araştırmalar için ciddi bir ceza ile karşı karşıya kalacağını belirten Çinli yetkililer tarafından soruşturma altında.

Makak araştırmasının yapıldığı CAS'taki Nörobilim Enstitüsü, hayvan araştırmaları için sıkı uluslararası kurallar çerçevesinde faaliyet gösterdiklerini belirtmek için hızlı davrandılar.

Her iki çalışmada da Nörobilim Enstitüsünü yönlendiren ve projeyi denetlemeye yardımcı olan ortak yazar Mu-Ming Poo,"Bu çalışma, birçok laboratuvarın koordineli çabalarını gerektiriyordu ve CAS tarafından çok vurgulanan verimli ekip çalışmasının açık bir örneği olarak hizmet ediyor.Bu araştırma, şu anda dünya çapında biyomedikal araştırmalarda kullanılan makak maymunlarının miktarını azaltmaya yardımcı olacak"diyor ve Poo devam ediyor "Genetik arkaplan müdahalesi olmadan, hastalık fenotipleri taşıyan çok daha az sayıda klonlanmış maymun, terapötiklerin etkinliğinin klinik öncesi testleri için yeterli olabilir.” 

Diğerleri ise aynı fikirde değil. Laboratuar, geçen yıl ilk klonlama sonuçlarını yayınladığında, birçok kişi, hayvanların çektiği acının nihai sonuçlara değip değmediğini sorguladı.

İngiliz gazeteci Chas Newkey-Burden geçtiğimiz Ocak ayında The Independent Gazetesi'nde "Klonlama işleminden sonra maymun rahatsız edici koşullarda yaşamaya başladı ve birkaç gün sonra öldü.Yetkililer bize bu bebeklerin isimlerini söylemiyor.”dedi.

Avustralyalı araştırmacı ve hayvan refahı, etik ve hukuk uzmanı Avustralya'daki Griffith Üniversitesi'nden Deborah Cao, hayvan modellerinin beklediğimiz kadar kolay bir şekilde insan biyolojisine çevrilmediğini hatırlatıyor.

Cawe Newsweek'e “Bu tür deneylerde kullanılan maymun sayısını azaltmanın en iyi yolu bu tür hayvan deneylerini durdurmaktır” dedi.

"İnsanlar için insanlık dışı primat hastalık modelleri geliştirmek yerine, insanlar için insan hastalığı modelleri geliştirmeliler."

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=8RhF1J2UE6M?wmode=opaque&w=640&h=360]

Kaynak: Genetically Altered Primates Cloned for the First Time https://interestingengineering.com/genetically-altered-primates-cloned-for-the-first-time

[zombify_post]

Nanoteknolojiye yakından bakalım

Nanoteknolojiye Yakından Bakalım

Nanoteknoloji, son zamanlarda birçok uzman tarafından ‘geleceğin endüstri devrimi’ olarak kabul edilmektedir.

Son zamanlarda birçok uzman tarafından geleceğin endüstri devrimi olarak nitelendirilen nanoteknoloji maddenin atomik, moleküler ayrıca süpermoleküler seviyede kontrolüdür. Nanoteknoloji, bugün moleküler nanoteknoloji olarak bahsedilen en eski ve yaygın tanımı, tam olarak makroölçek ürünlerinin imalatı için atomların ve moleküllerin kontrolünün belirli bir amacını ifade etmektedir. 

Nerelerde Kullanılır? 

Aslında nanoteknoloji sınırlı bir alana koymak çok da kolay değildir. Kullanım alanı fizikten tıpa kadar oldukça geniş bir alana yayılmıştır. Matematik (modelleme), fizik (teorik öngörü), kimya (seçici depolama), biyoloji (biyosensör), eczacılık, tıp (yapay kemik), bilgisayar(kuantum bilgisayar), elektrik(nano elektronik), malzeme bilimi ( hafif ve kuvvetli malzeme), optik,tekstil gibi daha birçok alanda kullanılmaktadır. 

Nanoteknoloji ile üretilen bazı ürünler şunlardır : Güneş kremleri, kendi kendini temizleyen cam, antibakteriyel bandaj, nanorobotlar, kendini temizleyen boya.

Nanoteknolojinin Geleceği 

Nanoteknoloji, hızlı ve güçlü gelecek gelişmelere sahip olması beklenen ve gelişmekte olan bir bilimdir. Önümüzdeki yıllarda AB’de ekonomik büyüme ve iş yaratılmasına önemli ölçüde katkıda bulunacağı tahmin edilmektedir.

Bilim adamlarına göre, nanoteknolojinin dört farklı nesile sahip olduğu tahmin edilmektedir. Şu anda ilk veya belki ikinci nesil nanomalzemeleri yaşıyoruz.

İlk nesil, “pasif nanostructures”  kullanılarak elde edilen özelliklerin geliştirilmesi ile malzeme bilimi ile ilgilidir. Bu, plastikleri güçlendirmek için kaplamalar ve/veya karbon nanotüplerin kullanımı şeklinde olabilir.

İkinci nesil, belirli bir hedef hücrede veya organda bir ilaç sağlamak için biyoaktif olarak aktif nanostrüktürleri kullanır. Bu, nanopartikülü belirli proteinlerle kaplayarak yapılabilir.

Peki Nanomalzeme Nedir?

Bilim insanları, oy birliğiyle nanomalzemelerin kesin bir tanımını bulamadılar fakat nanometrelerde ölçülen küçük boyutlarıyla karakterize olduklarını kabul ettiler. Bir nanometre bir milyon milimetredir ve bu ölçü bir insan saçının çapından yaklaşık 100.000 kat daha küçüktür.

Nanoboyutlu parçacıklar doğada bulunmaktadır ve karbon, gümüş  gibi çeşitli ürünlerden oluşturulabilir. Ancak nanomateryallerin tanım gereği yaklaşık 100 nanometreden daha az olan bir boyuta sahip olması gerekir. Çoğu nanoscale malzeme çıplak gözle ve hatta klasik laboratuvar mikroskopları ile görülebilir.

Böyle küçük bir ölçekte tasarlanmış malzemeler genellikle optik, manyetik, elektrik ve diğer özellikleri alabilir mühendislik nanomalzemeler  olarak adlandırılır. Bu ortaya çıkan özellikler, elektronik, tıp ve diğer alanlarda büyük etkiler potansiyeline sahiptir. Mesela,nanoteknoloji, kanser hücreleri gibi vücuttaki belirli organları veya hücreleri hedefleyebilen ve tedavinin etkinliğini artırabilen ilaçları tasarlamak için kullanılabilir.

Nanomalzemeler, çimento, kumaş ve diğer malzemelere onları daha güçlü ve daha hafif hale getirmek için de eklenebilir.

Boyutları, onları elektronikte son derece kullanışlı hale getirir ve toksinleri bağlamak ve nötralize etmek için çevresel iyileştirmede veya temizlemede de kullanılabilirler. Ancak, mühendislik nanomalzemeleri büyük yararlar sağlarken, insan sağlığı ve çevre üzerindeki potansiyel etkileri hakkında çok az şey biliyoruz. Örneğin gümüş gibi tanınmış malzemeler bile nanoboyutta tasarlandığında bir tehlike oluşturabilir.

Nanoboyutlu parçacıklar inhalasyon ve yutulma yoluyla ve cilt yoluyla insan vücuduna girebilir. Karbondan yapılmış fibröz nanomalzemelerin, asbest benzeri şekillerde akciğerlerde iltihaplanmaya neden olduğu gösterilmiştir .

Nanomalzemeler için’ güvenli tasarım ‘ kavramının gelişimi şu anda bilim insanları tarafından araştırılmaktadır. Temel öncül: piyasaya sürüldükten sonra nanomalzemelerin güvenliğini test etmek yerine güvenlik değerlendirmesi de bir nanomateryalin gelişiminin tasarım ve yenilik aşamasına dahil edilmelidir. Bunun amacı, şirketlerin süreç ve/veya ürün gelişimlerinde daha uygun maliyetli bir risk yönetimi sağlamaktır.

[zombify_post]

Genetiği Değiştirilmiş İnsan Artık Gerçek Oldu

Rekombinant teknoloji ile HIV virüsüne karşı dirençli embriyolar oluşturuldu.

Etik ve ahlaki tartışma konularının başında gelen, bir çok genetik hastalığın yok olacağı bir çözüm olarak düşünülen “genetiği değiştirilmiş insan” projesi geçtiğimiz günlerde gerçekleştirildi. 

Çinli bilim adamı He Jiankui, İnsan Genom Düzenleme İkinci Ulusal Zirvesi’nde geçtiğimiz günlerde tartışmalara yol açan genetiği değiştirilmiş insan bebekleri üzerine konuştu. Araştırmanın arkasındaki bilim insanı He Jiankui, yıllardır gizli yürüttüğü çalışmayı kamuoyu ile paylaştı.

Jiankui’ye göre, embriyolarda yapılan manipülasyon bebeklere AIDS hastalığına yol açan HIV virüsüne karşı bağışıklık kazandıracak. Embriyoların bazı HIV türlerine dirençli hale getirilmesi için CRISPR tekniği ile CCR5 adlı bir geni devre dışı bıraktı.  

Bilim ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Şu Nanping, “Medyaya yansıyan genetiği değiştirilmiş bebeklerle ilgili hadise ülkemizin ilgili yasaları ve düzenlemerini pervasızca ihlal etmiştir” dedi. İddiaların “şok edici ve kabul edilemez” olduğunu söyleyen Bakan Yardımcısı, yaşanan durumunun bilimsel çevrelerin bağlı olduğu ahlaki ve etik değerleri bozduğunu belirtti.

Kaynak

[zombify_post]

Bu 3 Boyutlu yazıcı, organ nakli bekleyen hastalar için yeni bir umut oluşturabilir.

İsveçli bir girişim olan Cellink firması, basit bir 3D yazıcı ve geliştirdikleri özel bir jel kullanarak cilt, kulak, karaciğer hücreleri yapmak için bir yol buldu.

Itedale Namro Redwan liderliğindeki araştırmacılar, sentetik ve doğal polimerlerin doğru kombinasyonunun, ECM (extracellular matrix / hücre dışı matriks) temelli malzemelerle harmanlanmış, yeni organlar inşa edip her türlü hücreyi yeniden üretebilecekleri mükemmel bir ortam olarak sağlayabileceğini buldular.

Bu özel jeli ve bir dizi fibroblast kullanarak, insan derisini basmayı başardı ve aynı zamanda hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğumuz insülin üreten beta hücrelerinin yanı sıra karaciğer dokuları üretmek üzerine çalışıyorlar. 

Ayrıca, kanser replikasyonu gibi alanlarda da ilk adımlarını atmış bulunan girişim “Farklı tedavileri test etmek ve her bir hasta için hangisinin en iyi olduğuna karar vermek için düzinelerce kanser modeli basabiliriz.” diye ekledi.

Cellink, bir kulağı 20 dakika gibi bir sürede basabilecekleri, son derece hassas ve hızlı bir 3 boyutlu yazıcı kullanıyor. 

Geliştirdikleri jel, viskoz ve jelatinli bir yapıda olma, ağlara inşa edilebilir olma ve inanılmaz bir çekme dayanımı seviyesine sahipi olma gibi çok özel niteliklere sahip. Bir doku veya organ üretmek için basılan kalıp üzerine hastanın organından alınmış birkaç hücre, jel yapıya ekleniyor ve birkaç gün dinlenme ve üremesi için bekletiliyor.

Kaynak

Cellink

 Bir burun nasıl yapılıyor hiç görmüş müydünüz?

[zombify_post]

Genetik Mühendisliği Türler Arası Bakterilerle İletişim Kurmayı Başardı

Etkileyici genetik sinyal iletim sistemi, belirli fonksiyonları gerçekleştirmek için programlanmış “sentetik mikrobiyomlar ” geliştirilmesine bir adım daha yaklaştı.

ACS Synthetic Biology dergisinde yayımlanan makaleye göre, Wyss Enstitüsü, Harvard Üniversitesi ve Harvard Medical School’da bir grup araştırmacı, farklı bakteri türleri arasında genetik sinyal iletimini tetiklemeyi başardı.

Bu yeni gelişmede, araştırmacılar bir laboratuar faresinin bağırsağındaki bazı çevresel tetikleyicilerin yardımıyla E. coli’ye bilgi iletmek için Salmonella Typhimurium bakterisini bağlamak için bir yol oluşturmayı başardılar. Bilim adamları uzun zamandır mikropların genleri ile uğraşmaktaydılar, ancak ilk defa bir bakteri türünün farklı suşları arasında iletişim için genleri kullanmayı başarmışlar.

Wyss Araştırma ekibinin baş üyesi Suhyun Kim, “Mühendislik ürünü bağırsak bakterileri aracılığıyla insan sağlığını iyileştirmek için bakterinin nasıl iletişim kurduğunu bulmamız gerekiyor.” dedi.

İlk yazar Suhyun Kim, sinyal veren S. Typhimurium bakterisini ve cevap veren E. coli bakterisini içeren bir plağı tutuyor. Yanıt olarak mavi bir renk görüyoruz. Kaynak: Wyss Harvard

Araştırma grubu, “Çekirdek Algılama” adı verilen bazı bakteri türlerinde bulunan ve doğal olarak ortaya çıkan yeteneklerden yararlanmışlar. Çekirdek algılama, sinyal molekülleri kullanarak bir bakteri kolonisinin davranışını koordine etmek için gen ifadeleri için yollar oluşturuyor.

ATC ismiyle hareket eden tetikleyici molekül, cevaplayıcı suşa bir algılama yolu oluşturmak için sinyal verici suşdaki luxI geni uyarmıştır. Bu değişim, cevaplayıcı E. Coli’deki etkileşimi saklayan Cro proteinini üretiyor.

İletimin başarısı, sıçanların boşaltım ürünlerini araştırmak suretiyle doğrulandı.

Kaynak

Yayımlanan Makale

[zombify_post]

Lityum Oksijen Piller Daha Fazla Enerji Depolayabilir

Yeni tasarım lityum-oksijen pilleri diğer türlerinden daha ve uzun süreli enerji depolayabilir!

       Fazla enerji yoğunluğuna sahip tipik lityum-iyon hücrelerden daha sürdürülebilir olarak üretilen lityum-oksijen pilleri, yeni nesil şarj edilebilir piller için umut verici adaylardan! Fakat lityum-oksijen pilleri çok uzun ömürlü olmadığından henüz yaygın kullanımda değil. Araştırmacılar, lityum-oksijen pillerinin yapı malzemelerini değiştirerek pilde depolanmış elektrik yükünün yaklaşık %100’ünü serbest bırakabilecek ve en az 150 defa yeniden şarj edilebilecek yeni lityum-oksijen pil elde ettiler. 24 Ağustos’ta Science dergisinde bahsedilen bu pil, birgün elektrikli arabalar veya elektronik cihazlar için daha güvenilir ve yoğun enerjili güç kaynağı haline gelebilecek.

       Lityum-oksijen hücreleri anot ve katot olmak üzere elektrolit denilen bir madde ile ayrılmış iki elektrottan oluşur. Batarya başka bir cihazı şarj ederken katot üzerindeki oksijen molekülleri lityum peroksit olarak adlandırılan katı bileşik oluşturmak için elektrolitteki lityum iyonları ile birleşir. Gerçekleşen bu kimyasal reaksiyon ile pildeki enerji serbest kalır. Pilin yeniden şarj edilmesi; lityum perkositin parçalanmasını, oksijen ve lityumun başlangıç haline geri dönmesini sağlar.

       Ancak dövme lityum peroksit pil, depolanmış enerjiyi harcayan ve istenmeyen birkaç kimyasal yan ürün üretir. Bu yüzden bir lityum-oksijen pil, depolanan elektrik yükünün sadece %80’inini şarj ettiği cihaza verebilir. Lemont Argonne Ulusal Laboratuarı’nda kimyager olan Larry Curtiss; bu istenmeyen kimyasal yan ürünlerin  pilin elektrolitine ve katotuna zarar verip pillerin birkaç düzine şarj edilmesinden sonra başarısız olduklarını söylüyor.

       Daha iyi lityum-oksijen pil üretmek için Kanada’daki Waterloo Üniversitesi’nde kimyager olan Linda Nazar ve meslektaşları tipik organik elektroliti inorganik eriyik tuzla ve standart karbon bazlı katotu metal bazlı olan ile değiştirdi.

       Bu yeni bataryada, lityum oksijenle birleşerek lityum oksit oluşturur. Bu kimyasal reaksiyon, lityum peroksit reaksiyonundan %50 daha fazla enerji depolayabiliyor. Sonuç olarak yeni tasarım pil bir önceki pillere göre daha çok enerji depolayabilir hale geliyor. Hatta  lityum oksit, lityum perokside kıyasla kimyasal yan ürün de üretmiyor. Bu yeni lityum-oksijen pil, depolanan elektrik yükünün neredeyse tamamını şarj ettiği diğer cihazlara bırakmasını ve diğer lityum-oksijen hücrelerinden daha fazla şarj edilebilir olmasını sağlıyor

       Yeni piller elektrikli arabalara güç vermek için kullanılabilir fakat Curtiss, bu  pili araçlarda kullanmak için daha fazla zaman gerektiğini söylüyor. Bunun nedeni yeni pillerin çalışmak için en az 150°C’ye ısıtlmasının gerekli olmasıdır. Curtiss, arabayı çalıştırırken pili ısıtmanın bir yolunun bulunması gerektiğini de ekliyor.

Kaynak: Lithium-oxygen batteries are getting an energy boost

[zombify_post]

Meme Kanserini Yok Eden Yeni Bir İmmünoterapik Yaklaşım

Hiçbir tedaviye yanıt vermeyen bir hastada meme kanseri tamamen ortadan kaldırıldı.

4 Haziran 2018 tarihinde Nature Medicine dergisinde yayımlanan makaleye göre Ulusal Kanser Enstitüsü (National Cancer Institute, NCI), immünoterapi odaklı yeni bir yaklaşım geliştirdi. Diğer tüm tedavi yöntemlerine yanıt vermeyen meme kanseri bir hastada kanserin tamamen gerilemesine yol açtı.

Tasta tedaviyi NCI’nin Kanser Araştırmaları Merkezi’nde (CCR) Cerrahi Anabilim Dalı şefi Steven A. Rosenberg, Dr. Ph.D.’nin yönettiği bir klinik araştırmada aldı.
Dr. Rosenberg, “Bağışıklık sistemi tarafından tanınan bir kanserde bulunan mutasyonları tanımlamak için yüksek verimli bir yöntem geliştirdik.” dedi. “Bu araştırma şu anda deneyseldir. Fakat immünoterapiye yeni yaklaşımın, kanser türünde değil, mutasyonlara bağlı olması nedeniyle, bir anlamda birçok kanser türünün tedavisi için kullanabileceğimiz bir plandır.” 

Peki Nedir Bu Yeni Yaklaşım?

Yeni immünoterapi yaklaşımı, adoptif bir hücre aktarımıdır (Adoptive Cell Transfer, ACT). ACT, yüksek düzeyde somatik veya edinilmiş mutasyonlara sahip olan melanomun tedavisinde etkili olmuştur. Ancak, bazı yaygın epitelyal kanserler, mide, özofageal, yumurtalık ve meme kanserleri gibi daha düşük mutasyon seviyelerine sahip kanserler ile daha az etkili olmuştur.

ACT tedavisinin başarılı olmasında tümörün mutasyon yükü önemli bir yere sahiptir. Çünkü tümör ne kadar fazla mutasyon taşırsa, bağışıklık sistemi hücreleri tarafından o kadar kolay tanınır. Bu sayede tümöre spesifik etki eden hücreler de kolaylıkla hastadan toplanabilir.

Hastayı tedavi etmek için araştırmacılar, tümörünün ve normal dokusunun DNA’sından ve RNA’sından hastanın kanserine özgü olan mutasyonları berlirlemek için örnek aldılar ve sıraladılar. Sonuç olarak tümör hücrelerinde 62 farklı mutasyon tespit ettiler. Tedaviden sonra, bu hastanın tüm kanseri ortadan kalktı ve 22 aydan sonra da tekrar gözlemlenmedi.

Önemli Bir Nokta Daha

Dr. Rosenberg,  “büyük resimin”  bu tür bir tedavinin kanser tipine özgü olmadığını, belirtti. “Tüm kanserlerin mutasyonları var ve biz de bu immünoterapi ile saldırıya geçiyoruz” dedi. Bunun anlamı bu tedavi türünün diğer kanser türlerinin tedavisinde de kullanılabilecek olmasıdır. Ayrıca Dr. Rosenberg, “Kansere neden olan mutasyonların kansere tedavisinde en iyi hedefler olduğunu kanıtlayabilecek olması ironiktir.” diye de ekledi.

Kaynak

Yayımlanan Makale

İleri Okuma:

Adoptive Cell Transfer (ACT)

Targeted Cancer Therapies

[zombify_post]

İnsanlığın Geleceğini Kurtarma İhtimali Olan, Dünyanın En Ölümcül Varlığı: Bakteriyofaj

İnsanlığın en ölümcül düşmanlarından biri tarih boyunca bakteriler olmuştur. Bu savaşta, bakterilerin en büyük düşmanı olan, dünyanın en ölümcül varlığı ünvanına sahip bakteriyofajlar, dostumuz haline gelebilir.

Bakteriyofajlar, sadece belli bakteri türlerini hedef alan virüs türleri. Diğer her virüs gibi bakteriyofajlar da canlı değiller ve çoğalabilmek için canlı hücrelere ihtiyaç duyuyorlar. Bu hücreler de kendileri için bakterilerin ta kendisi.

Her bakteriyofaj, tek bir bakteriye göre özelleşmiş oluyor. Nadir durumlarda özelleştikleri bakteriye çok benzer olan diğer bakteri türlerini de etkileyebilen fajlar, insanlara hiçbir zarar vermiyor. Hatta siz bu yazıyı okurken bile vücudunuzda ve çevrenizde trilyonlarca faj, öylece süzülüyor. Her gün, okyanuslardaki bakterilerin %40’ı bu fajlar tarafından öldürülüyor.

Bakteriyofajlar, özelleştikleri bakteri türleriyle karşılaştıklarında, bu bakterilere tutunuyor ve sahip oldukları genetik materyalleri bakterinin içerisine aktarıyor. Bu genetik materyaller bakterinin kontrol mekanizmasını ele geçiriyor ve sahip olduğu tüm kaynakları virüsü çoğaltmak için kullanıyor. Yeni üretilen virüsler, hücrede kaynak kalmadığında bir enzim salgılıyor ve hücrenin patlamasını sağlıyor. Hücrenin patlamasıyla özgür olan bu yeni virüsler, yeni kurbanlarına denk gelene denk öylece süzülmeye devam ediyorlar.

Şimdi fajları bir kenara bırakıp, bakterilere odaklanalım. 20. yüzyılda şans eseri penisilini keşfedene dek, bakteriler insanlar için oldukça ölümcüldü. Talihsiz bir enfeksiyon sonucunda ölüp gitmek, çok yüksek ihtimaldi. Fakat ilk antibiyotik olan penisilinin keşfi diğer pek çok antibiyotiğin de önünü açtı ve bakteriler birdenbire insanlar için kolay lokma haline geldi.

Her şey çok güzel gitse de, günümüze yaklaştıkça çok ciddi bir problemle karşı karşıya kalmaya başladık. Bakteriler, sadece 100 yıl içerisinde bu yeni taktiğimizi alt etmeye başladılar. Birçok bakteri türü antibiyotiklere dirençli hale gelmeye başladı. Öyle ki, yüzlerce antibiyotiğe karşı hayatta kalmaya devam edip can almaya bile başladılar. Günümüzde sadece ABD’de, her sene 23 bin kişi bu dirençli bakteriler nedeniyle ölüyor ve bu sayı giderek artmaya devam ediyor.

Özetle bu savaşta, bakteriler aradaki puan farkını kapatmaya başlamış durumda. İşte fajlar, tam da bu noktada devreye giriyor. Antibiyotiklere karşı umursamaz olan en güçlü bakteriler bile, kendilerine göre özelleşmiş olan fajlarla karşı karşıya gelince süt dökmüş kediye dönüyor ve kendini savunamadan ölüp gidiyor. Hatta geçtiğimiz yıllarda, Tom Patterson adlı bir hasta, vücudu yüzlerce antibiyotiğe tepki vermedikten sonra, faj entekte edilmesiyle birlikte hastalığından bir iki hafta içerisinde kurtuldu.

Faj tedavisi hala dünyaca ünlü sağlık kuruluşları tarafından onaylanmış değil; fakat bunun nedeni konuya ekstra dikkatli yaklaşılması. Fajlar hakkındaki çalışmalar son yıllarda iyice hızlanmış durumda ve bu konuda birkaç büyük proje devam ediyor. Fajlar insanlara karşı tamamen zararsız olduğu için, tedavi bizler için hiçbir tehlike içermiyor.

Peki bakteriler,  bu fajlara karşı da evrimleşebilir mi? Evet; ancak fajlar da evrimleşebilen varlıklar. Zaten günümüzde hala bakterilerin %40’ını tek başlarına yok ediyor olabilmeleri bunun en büyük kanıtı.

Faj tedavisinin bir diğer avantajı da, antibiyotiklerin aksine vücudumuzdaki iyi bakterileri de yok etmemesi. Bunun nedeni de tek bir bakteri türüne odaklı olmaları.

Özetle fajlar, kedi ve köpekler kadar olmasa da, gelecekte çok büyük dostlarımız haline gelebilirler.

Bilim İnsanları, Kürdan Ağırlığında Bir Robot Sinek Üretti

Washington Üniversite’sindeki mühendisler tarafından geliştirilen RoboFly, bir kürdan kadar hafif.

Önceleri bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz robot sinekler, artık gerçek oldu. Amerikalı mühendisler tarafından geliştirilen ‘RobotFly’ adlı robot sinek, kürdan kadar ağırlığa sahip olmasına rağmen üzerindeki küçük devre sayesinde lazer enerjiyi, elektiriğe dönüştürebiliyor.

Washington Üniversitesinden Doç. Sawyer Fuller: “Önceleri robot sineklerin yalnızca bilim kurgu filmlerinde olabileceğini düşünürdük. Ancak bizim geliştirdiğimiz robot sinek sayesinde bu hayal gerçeğe dönüştü.” diyor.

Sawyer Fuller bu tür bir teknolojinin maliyetinin oldukça düşük olduğunu da vurguladı. Bu sayede insansız hava araçlarının giremediği yerlere ‘RobotFly’ girebilir ve birtakım araştırmalarda kullanılabilir. Ayrıca RoboFly, 23 Mayıs’ta düzenlenecek Uluslararası Robot ve Otomasyon Konferansı’nda tanıtılacak.