Nanoteknolojiye yakından bakalım

Nanoteknolojiye Yakından Bakalım

Nanoteknoloji, son zamanlarda birçok uzman tarafından ‘geleceğin endüstri devrimi’ olarak kabul edilmektedir.

Son zamanlarda birçok uzman tarafından geleceğin endüstri devrimi olarak nitelendirilen nanoteknoloji maddenin atomik, moleküler ayrıca süpermoleküler seviyede kontrolüdür. Nanoteknoloji, bugün moleküler nanoteknoloji olarak bahsedilen en eski ve yaygın tanımı, tam olarak makroölçek ürünlerinin imalatı için atomların ve moleküllerin kontrolünün belirli bir amacını ifade etmektedir. 

Nerelerde Kullanılır? 

Aslında nanoteknoloji sınırlı bir alana koymak çok da kolay değildir. Kullanım alanı fizikten tıpa kadar oldukça geniş bir alana yayılmıştır. Matematik (modelleme), fizik (teorik öngörü), kimya (seçici depolama), biyoloji (biyosensör), eczacılık, tıp (yapay kemik), bilgisayar(kuantum bilgisayar), elektrik(nano elektronik), malzeme bilimi ( hafif ve kuvvetli malzeme), optik,tekstil gibi daha birçok alanda kullanılmaktadır. 

Nanoteknoloji ile üretilen bazı ürünler şunlardır : Güneş kremleri, kendi kendini temizleyen cam, antibakteriyel bandaj, nanorobotlar, kendini temizleyen boya.

Nanoteknolojinin Geleceği 

Nanoteknoloji, hızlı ve güçlü gelecek gelişmelere sahip olması beklenen ve gelişmekte olan bir bilimdir. Önümüzdeki yıllarda AB’de ekonomik büyüme ve iş yaratılmasına önemli ölçüde katkıda bulunacağı tahmin edilmektedir.

Bilim adamlarına göre, nanoteknolojinin dört farklı nesile sahip olduğu tahmin edilmektedir. Şu anda ilk veya belki ikinci nesil nanomalzemeleri yaşıyoruz.

İlk nesil, “pasif nanostructures”  kullanılarak elde edilen özelliklerin geliştirilmesi ile malzeme bilimi ile ilgilidir. Bu, plastikleri güçlendirmek için kaplamalar ve/veya karbon nanotüplerin kullanımı şeklinde olabilir.

İkinci nesil, belirli bir hedef hücrede veya organda bir ilaç sağlamak için biyoaktif olarak aktif nanostrüktürleri kullanır. Bu, nanopartikülü belirli proteinlerle kaplayarak yapılabilir.

Peki Nanomalzeme Nedir?

Bilim insanları, oy birliğiyle nanomalzemelerin kesin bir tanımını bulamadılar fakat nanometrelerde ölçülen küçük boyutlarıyla karakterize olduklarını kabul ettiler. Bir nanometre bir milyon milimetredir ve bu ölçü bir insan saçının çapından yaklaşık 100.000 kat daha küçüktür.

Nanoboyutlu parçacıklar doğada bulunmaktadır ve karbon, gümüş  gibi çeşitli ürünlerden oluşturulabilir. Ancak nanomateryallerin tanım gereği yaklaşık 100 nanometreden daha az olan bir boyuta sahip olması gerekir. Çoğu nanoscale malzeme çıplak gözle ve hatta klasik laboratuvar mikroskopları ile görülebilir.

Böyle küçük bir ölçekte tasarlanmış malzemeler genellikle optik, manyetik, elektrik ve diğer özellikleri alabilir mühendislik nanomalzemeler  olarak adlandırılır. Bu ortaya çıkan özellikler, elektronik, tıp ve diğer alanlarda büyük etkiler potansiyeline sahiptir. Mesela,nanoteknoloji, kanser hücreleri gibi vücuttaki belirli organları veya hücreleri hedefleyebilen ve tedavinin etkinliğini artırabilen ilaçları tasarlamak için kullanılabilir.

Nanomalzemeler, çimento, kumaş ve diğer malzemelere onları daha güçlü ve daha hafif hale getirmek için de eklenebilir.

Boyutları, onları elektronikte son derece kullanışlı hale getirir ve toksinleri bağlamak ve nötralize etmek için çevresel iyileştirmede veya temizlemede de kullanılabilirler. Ancak, mühendislik nanomalzemeleri büyük yararlar sağlarken, insan sağlığı ve çevre üzerindeki potansiyel etkileri hakkında çok az şey biliyoruz. Örneğin gümüş gibi tanınmış malzemeler bile nanoboyutta tasarlandığında bir tehlike oluşturabilir.

Nanoboyutlu parçacıklar inhalasyon ve yutulma yoluyla ve cilt yoluyla insan vücuduna girebilir. Karbondan yapılmış fibröz nanomalzemelerin, asbest benzeri şekillerde akciğerlerde iltihaplanmaya neden olduğu gösterilmiştir .

Nanomalzemeler için’ güvenli tasarım ‘ kavramının gelişimi şu anda bilim insanları tarafından araştırılmaktadır. Temel öncül: piyasaya sürüldükten sonra nanomalzemelerin güvenliğini test etmek yerine güvenlik değerlendirmesi de bir nanomateryalin gelişiminin tasarım ve yenilik aşamasına dahil edilmelidir. Bunun amacı, şirketlerin süreç ve/veya ürün gelişimlerinde daha uygun maliyetli bir risk yönetimi sağlamaktır.

[zombify_post]

NASA’nın InSight Uzay Aracı Mars’a Güvenli Bir Şekilde İniş Yaptı!

InSight uzay aracı Mars’ın iç yüzeyi hakkında çalışmalar yapan ilk araç olacak!

NASA’nın InSight uzay aracı Kızıl Gezegen’in iç yüzeyi hakkında çalışmalar yapmak için 26 Kasım’da Mars’a iniş yaptı.

Görev kontrolünde canlı yayın yapan ve California’daki NASA’nın Jet Propulsion Laboratuvarı’nda Uzay Araçları Mühendisi olan Christine Szalai “İniş doğrulandı, InSight Mars yüzeyine iniş yaptı!” dedikten sonra InSight’tan, her ne kadar kamerası tozlu olduğu için görüntü net olmasa da ilk fotoğraf geldi.

İk Görünüş: InSight aracının Mars’ta çektiği ilk fotoğraf. Kamera lensini koruyan kapak henüz kaldırılmadığı için çoğu fotoğraf tozla kaplı fakat fotoğraftan aracın ayağı az da olsa görülebiliyor.InSight (Interior Exploration using Seismis Investigetions, Geodesy and Heat Transport) NASA’nın Mars’a indirdiği 8. Başarılı uzay aracıdır. InSight Mars’ın ekvatoruna yakın Elysium Planitia adındaki geniş ve düze bir yere TSİ 23.00’da iniş yaptı. İniş haberi, InSight ile beraber gezen ve ondan aldığı bilgileri dünyaya ulaştıran MarCO adındaki uydulardan geldi.

Bir Mars senesi sonra (yaklaşık 2 Dünya yılı) InSight sismometre kullanarak Marsquake”leri (Mars’taki depremleri (earthquake))ve gezegenden gelen diğer sismik dalgaları dinleyecek. Aynı zamanda Mars’ın yüzeyini 5 metre delerek Mars’ın iç sıcaklık değişimini ve jeolojik aktifliğini inceleyecek.

27 Kasım Güncellemesi:

InSight solar panellerini açıp baterileri şarj etmeye başladı. Önümüzdeki birkaç gün içinde araç robotik kollarını uzatacak ve yüzeyin fotoğraflarını çekecek.Robotik kollara bağlı olan kameranın (Intrument Deployment Camera, IDC) 26 Kasım’da çektiği ilk fotoğrafta uzay gemisinin gövdesi, kapalı robotik kolu ve geniş ve düz olan Elysium Planita görünüyor.

Evim Evim Güzel Evim!: InSight Intrument Deploying Camera’nın kapanmış robotik kola konumlanmış ve geniş ve düz yeni evimiz Mars’taki Elysium Planita’dan görüntü.Kaynak: NASA’s InSight lander has touched down safely on Mars

İleri Okuma: NASA InSight Lander Arrives on Martian Surface to Learn What Lies Beneath

[zombify_post]

Uzun Süreli Uzay Gezilerine Hazırlık İçin Özel Kıyafetler Üretilmeye Başlandı

Uzayda çekilen sırt ağrılarıyla mücadelede su yatağı ve özel kıyafet kullanımı, büyük önem taşıyor.

Ağırlıksız ortamda astronotların boyu uzuyor, bu da hem uzay kıyafetlerine sığmalarını zorlaştırıyor hem de sırt ağrılarına yol açıyor. Astronotlar iniş sonrasında da disk kaymasına meyilli oluyor. İngiltere’deki King’s College  London’dan araştırmacılar mikroyerçekimini simüle etmek için yepyeni bir yönteme başvurarak tek parça, dar bir kıyafet (bir skinsuit) deniyorlar. Yarıya kadar doldurulmuş bir su yatağına magnezyum tuzları ekliyorlar. Bunu yaparken de yüksek tuz içeriğinden ötürü insanların batmadığı Lut Gölü’nden ilham almışlar.

Su yatağı ağırlıksızlığı simüle ediyor.

“Yüksek tuz içeriği batmazlığı artırıyor” diye açıklıyor araştırma ekibinin lideri David A. Green. “Deneklerimiz, yatak yarıya kadar dolu olduğu halde batmayıp yüzeyde kalıyor. Ayrıca kalçalar gibi ağır vücut kısımları kendi kütleleriyle doğru orantılı olarak battıkça vücudun geneli tümüyle gevşemiş ve yatak konumda kalıyor.”

Araştırmacı Philip Carvil ise şöyle ekliyor:”Uzun süreli deneylerimizde yörüngede karşılaşılan türden boy uzamalarına rastladık ki bu da yöntemin, mikro-yerçekiminin omurga üzerindeki etkilerinin geçerli bir temsili olduğu anlamına geliyor. Dünya’da ayakta durduğunuzda omurganız yerçekimi yüzünden basıklaşıyor ve gece uyuduğunuzda tekrar yükten kurtuluyor. Bu normal bir döngüsel süreç.

Ağırlıksız uçuşta Skinsuit“Sırüstü yatmanın, suyun ve diğer moleküllerin omurlar arasındaki disklere girmesine yardımcı olduğu düşünülüyor. Bu yüzden sabahları kalktığınızda boyunuz, gün içindekinden 1,5 cm daha uzun oluyor. Yerçekimi diskleri ezerek sıvı kaybına yol açıyor. Uzaydaysa yerçekimi kaynaklı bir yük yok. O yüzden omurganızdaki diskler şişmeyi sürdürüyor, omurganızın doğal kavisi azalıyor ve artık yerçekimine direnmek zorunda kalmayan destek adaleleri ve bağdokular zayıflıyor.”

Üniversite ve ESA’nın Avrupa Astronot Merkezine bağlı Uzay Tıbbı Ofisi işbirliği yaparak vucüdü omuzlardan ayaklara doğru sıkıştırmak üzere tasarlanmış spandeks temelli bir kıyafet olan Skinsuit’i tasarladı. Bu daha önce ABD’de Massachusetts Teknoloji Enstitüsünün yaptığı bir giysiyi esas alsa da, giyilebilirliği artırmak için birtakım değişikliklere gidilmiş. Bu geliştirmeler sayesinde ESA astronotları Andreas Mogensen ve Thomas Pesquet, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki görevleri sırasında Skinsuit’i test ediyorlar. Skinsuit’in evrimi

“İlk tasarımlar gerçekten çok rahatsızdı.Yerçekimsel yükün %80 kadarını sağlıyor, o yüzden de en fazla bir kaç saat giyilebiliyordu” diyor Philip. “Skinsuit’in 6. Sürümüyse gayet rahat; kimseye rahatsızlık vermeden saatlerde giyilebiliyor, normal aktivite ya da uykuda kullanılabiliyor. 6. Sürüm Ay’ın yerçekiminden biraz fazlasını yani %20 yük sağlıyor. Bu da omurganızın alışık olduğu türden kuvvetleri sağlamaya yetiyor.”

Dünya’da su yatağına yatan, Skinsuit giyen ve giymeyen öğrenciler üzerinde omurganın maruz kaldığı etkileri öğrenmek için MR taraması yapıldı. “Sonuçlar henüz yayınlanmadı ama görünen o ki 6. sürüm Skinsuit, omurga uzamasıyla mücadelede etkili” diyor Philip.”Dahası, bu işe dahil temel fizyolojik süreçler ve omurgaya yük uygulamanın herkes üzerindeki etkisi konularında fazla bilgi ediniyoruz.”

Kaynak: https://phys.org/news/2018-02-waterbeds-simulate-weightlessness-skinsuits-combat.html

[zombify_post]

Bu 3 Boyutlu yazıcı, organ nakli bekleyen hastalar için yeni bir umut oluşturabilir.

İsveçli bir girişim olan Cellink firması, basit bir 3D yazıcı ve geliştirdikleri özel bir jel kullanarak cilt, kulak, karaciğer hücreleri yapmak için bir yol buldu.

Itedale Namro Redwan liderliğindeki araştırmacılar, sentetik ve doğal polimerlerin doğru kombinasyonunun, ECM (extracellular matrix / hücre dışı matriks) temelli malzemelerle harmanlanmış, yeni organlar inşa edip her türlü hücreyi yeniden üretebilecekleri mükemmel bir ortam olarak sağlayabileceğini buldular.

Bu özel jeli ve bir dizi fibroblast kullanarak, insan derisini basmayı başardı ve aynı zamanda hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğumuz insülin üreten beta hücrelerinin yanı sıra karaciğer dokuları üretmek üzerine çalışıyorlar. 

Ayrıca, kanser replikasyonu gibi alanlarda da ilk adımlarını atmış bulunan girişim “Farklı tedavileri test etmek ve her bir hasta için hangisinin en iyi olduğuna karar vermek için düzinelerce kanser modeli basabiliriz.” diye ekledi.

Cellink, bir kulağı 20 dakika gibi bir sürede basabilecekleri, son derece hassas ve hızlı bir 3 boyutlu yazıcı kullanıyor. 

Geliştirdikleri jel, viskoz ve jelatinli bir yapıda olma, ağlara inşa edilebilir olma ve inanılmaz bir çekme dayanımı seviyesine sahipi olma gibi çok özel niteliklere sahip. Bir doku veya organ üretmek için basılan kalıp üzerine hastanın organından alınmış birkaç hücre, jel yapıya ekleniyor ve birkaç gün dinlenme ve üremesi için bekletiliyor.

Kaynak

Cellink

 Bir burun nasıl yapılıyor hiç görmüş müydünüz?

[zombify_post]

Lityum Oksijen Piller Daha Fazla Enerji Depolayabilir

Yeni tasarım lityum-oksijen pilleri diğer türlerinden daha ve uzun süreli enerji depolayabilir!

       Fazla enerji yoğunluğuna sahip tipik lityum-iyon hücrelerden daha sürdürülebilir olarak üretilen lityum-oksijen pilleri, yeni nesil şarj edilebilir piller için umut verici adaylardan! Fakat lityum-oksijen pilleri çok uzun ömürlü olmadığından henüz yaygın kullanımda değil. Araştırmacılar, lityum-oksijen pillerinin yapı malzemelerini değiştirerek pilde depolanmış elektrik yükünün yaklaşık %100’ünü serbest bırakabilecek ve en az 150 defa yeniden şarj edilebilecek yeni lityum-oksijen pil elde ettiler. 24 Ağustos’ta Science dergisinde bahsedilen bu pil, birgün elektrikli arabalar veya elektronik cihazlar için daha güvenilir ve yoğun enerjili güç kaynağı haline gelebilecek.

       Lityum-oksijen hücreleri anot ve katot olmak üzere elektrolit denilen bir madde ile ayrılmış iki elektrottan oluşur. Batarya başka bir cihazı şarj ederken katot üzerindeki oksijen molekülleri lityum peroksit olarak adlandırılan katı bileşik oluşturmak için elektrolitteki lityum iyonları ile birleşir. Gerçekleşen bu kimyasal reaksiyon ile pildeki enerji serbest kalır. Pilin yeniden şarj edilmesi; lityum perkositin parçalanmasını, oksijen ve lityumun başlangıç haline geri dönmesini sağlar.

       Ancak dövme lityum peroksit pil, depolanmış enerjiyi harcayan ve istenmeyen birkaç kimyasal yan ürün üretir. Bu yüzden bir lityum-oksijen pil, depolanan elektrik yükünün sadece %80’inini şarj ettiği cihaza verebilir. Lemont Argonne Ulusal Laboratuarı’nda kimyager olan Larry Curtiss; bu istenmeyen kimyasal yan ürünlerin  pilin elektrolitine ve katotuna zarar verip pillerin birkaç düzine şarj edilmesinden sonra başarısız olduklarını söylüyor.

       Daha iyi lityum-oksijen pil üretmek için Kanada’daki Waterloo Üniversitesi’nde kimyager olan Linda Nazar ve meslektaşları tipik organik elektroliti inorganik eriyik tuzla ve standart karbon bazlı katotu metal bazlı olan ile değiştirdi.

       Bu yeni bataryada, lityum oksijenle birleşerek lityum oksit oluşturur. Bu kimyasal reaksiyon, lityum peroksit reaksiyonundan %50 daha fazla enerji depolayabiliyor. Sonuç olarak yeni tasarım pil bir önceki pillere göre daha çok enerji depolayabilir hale geliyor. Hatta  lityum oksit, lityum perokside kıyasla kimyasal yan ürün de üretmiyor. Bu yeni lityum-oksijen pil, depolanan elektrik yükünün neredeyse tamamını şarj ettiği diğer cihazlara bırakmasını ve diğer lityum-oksijen hücrelerinden daha fazla şarj edilebilir olmasını sağlıyor

       Yeni piller elektrikli arabalara güç vermek için kullanılabilir fakat Curtiss, bu  pili araçlarda kullanmak için daha fazla zaman gerektiğini söylüyor. Bunun nedeni yeni pillerin çalışmak için en az 150°C’ye ısıtlmasının gerekli olmasıdır. Curtiss, arabayı çalıştırırken pili ısıtmanın bir yolunun bulunması gerektiğini de ekliyor.

Kaynak: Lithium-oxygen batteries are getting an energy boost

[zombify_post]

Dünyayı Binlerce Yıldır Süsleyen Renklerin Hikayeleri

İnsanlık, doğumundan bu yana her zaman yeni renkler keşfetmenin peşinde oldu. İşte o renklerin hikayeleri…

Dünyanın en eski pigmentinin pembe renk pigmenti olduğunu duymuş olabilirsiniz. Bu pigment siyanobakteriler tarafından yapılmıştır ve 1,1 milyar yaşındadır. Bir jeolog ve biyokimya ekibi, Moritanya’da bir maden şirketi tarafından kazılmış olan deniz kiltaşının içindeki bu pigmenti keşfetmiş ve pembe pigment moleküllerini izole eden öğrenciler bu rengi yanlışlıkla bulmuşlardır.Ticari bir renk olarak kullanışlı olmayacak olsa da bu renk eski dünyanın neye benzediğini bize öğretebilir.

Az sayıda renk bu doğuş hikayesiyle rekabet edebilir, ancak doğal pigmentler fikri kulağa pek tuhaf gelmemelidir.Çünkü insanlık tarihi boyunca kullandığımız boyaların çoğu Dünyamızdan meydana gelmiştir.

Evimizde yani dünyamızda bulunan bol miktarda boyaya rağmen pigmentlerin üretilmesi aslında oldukça zordur. Pigment, bir şeyleri renklendirmek için kullanılan herhangi bir madde için geniş bir terimdir.Bu nedenle pigment,boyaları ve boya renklendiricilerini de içerir desek daha doğru olur. Bunları yapmak genellikle zehirli bir süreçtir ve yeni renkler nadir olarak ortaya çıkar.Pigmentlerbirleştirebilir veya harmanlanabilir, fakat yine de yeni pigmentler sık sık oluşmaz. Son günlerdeki en yeni pigmentlerden biri olan YInMn adlı bir mavi pigment, 200 yıldır oluşan ilk yeni mavi pigmenttir ve potansiyel olarak milyarlar değerindedir. Pek çok kırmızı pigmentin sağlamlık, güvenlik, opaklık veya yoğunlukta sorun yaşadığı için yeni bir kırmızı daha da değerli olacaktır. Ancak yeni tonlar üretmek oldukça zordur.Sahip olduğumuzların birçoğu da antik, ya da en azından antik bir renge dayanmaktadır.

En eski pigmentlerden bazılarına kısa bir tur yapalım.

Siyah Karbon

carbon black

Kulağa çok basit geliyor, fakat mağarada yaşayanlar ateşten oluşan kömürleşmiş külleri duvarlara bulaştırdığında, insan kaynaklı en eski pigmentlerden birini yaratmışlardı: siyah karbon.Ağaçların yanmış kalıntıları, ressamların yüzyıllardır kullandıkları ve daha sonra sopa haline getirdikleri  odun kömürü olarak adlandırdıkları kireçli bir siyah oluşturmuştur.Karbon siyahı, aynı zamanda bir çeşit doğal bir maddeden yapılmış bir siyah pigment için bir örtü görevi görmüştür.

Çivit

Bu renk binlerce yıldır kot pantolonunun rengidir. İndigo yani çivit bitkilerden, Indigofera tinctoria meydana gelmiştir ve eski Yunanlılar ve Romalılar, bugün yaptığımız gibi kumaşı boyamak için kullanmışlardır. Şimdi biz onu sentetik olarak üretiyoruz, fakat geçmişte bitki ıslatılarak, mayalanmaya bırakılırdı, ve elde edilen karışım kalıplara basılırdı. Ressamlar çiviti yağlı boyanın veya bir sulu boyanın içine koyup karıştırmışlardır ya da mavi kot pantolon yapmak için kumaş ıslatılmıştır.

Aşı Boyası

Diğer orijinal pigmentlerden biri olan aşı boyası, temelde kil ile karıştırılmış demir oksitten oluşan geniş bir kırmızımsı kahverengidir. Mağara ressamları bu rengin solmadığını fark ettiklerinde  el izleri yapmak ve mamutları çizmek için kullanmışlardır.Görünen o ki atalarımız bu boyayı elde etmek ve sadece sanatlarında kullanmak için Lascaux bölgesinde yaklaşık 25 mil kadar mesafe kat etmişlerdir.

Kök Boya

Bilinen kızıl kök bitkilerinin(Rubia tinctorum) sarı çiçekleri vardır, ama köklerinden çıkan boya kırmızıdır.Çok kalıcı olduğu için antik Kızılderililerden Vikinglere hatta Mısırlılara kadar herkes kumaşı renklendirmek için kullanmıştır. Bu renk aynı zamanda kırmızı askeri üniformaların bu kadar belirgin bir tona sahip olmasında da büyük rol oynamıştır.İngiliz ve Fransız ordularının asırlardır giydiği  kırmızı paltoları boyamak için kırmız böceği boyası ve kızıl kök birlikte kullanılmıştır.Bugün, kızıl kökün sentetik bir versiyonu olan alizarin kullanılarakkoyu kırmızı renk üretimi yapılır.

Beyaz Kurşun

19. yüzyıla kadar,nesneleri beyaza boyamak için beyaz kurşun kullanılırdı. O zamana kadar gerçekten de başka bir beyaz pigment kullanılmamıştır.Yıllar geçtikçe insanlar kurşunun insanlar için zehirli olduğunu keşfetmişlerdir ve beyaz kurşun gözden düşmüştür. Ama yüzyıllar boyunca, hızlı kuruyan, opak bir beyaz yapmak için beyaz kurşun çok önemli bir araç olmaya devam etmiştir. 16. yüzyıl kadınları bazen cildini beyazlatmak için kullanmışlardır.Fakat birçoğu saçlarını kaybetmiş ve sonunda bu pigment kurşun zehirlenmesine yol açmıştır.

Vermilion

Cinnabar, bir çeşit baharatlı, buzlu hamur işi gibi görünse de, aslında alkali kaplıcalar ve volkanik alanlar etrafında bulunan bir mineraldir.Ressamların vermilion olarak adlandırdığı bu kırmızı 8. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar toprağı çok güzel ve yoğun bir kırmızı yapmıştır.

Azurit

Mısırlılar, sanatlarında birincil mavilerden biri olarak, bakır karbonattan yapılmış bir mineral olan azurit kullanmışlardır.Orta Çağ’da Avrupalılar bunu bir resim pigmenti olarak kullanmaya başlamışlardır. Bunu 18. yüzyıl boyunca yapmaya devam etmişler ve tüm Rönesans için temel mavi renklerden biri haline getirmişlerdir. Bu renk o dönem için çok önemliydi çünkü Meryem Ana’nın belirlenen rengi maviydi ve ressamlar Katolik Kilisesi için yaptıkları birçok eserde onu göstermek için iyi bir pigmente ihtiyaç duyuyorlardı.Rönesans döneminden kalma gördüğünüz tabloların çoğu, mavi tonlarını azuritten almıştır.

Kaynak: https://www.popsci.com/oldest-pigments-colors

[zombify_post]

Dünyanın En Küçük Elektronik Bileşeni: Tek Atomlu Transistör

Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü’nden Fizik Profesörü Thomas Schimmel ve ekibi, var olan en küçük transistör olan tek atomlu bir transistör geliştirdi.

Yeni geliştirilen bu kuantum elektroniği bileşeni, tek bir atomun kontrollü yeniden konumlandırılmasıyla elektrik akımını değiştirebilmesini sağlamaktadır. Tek atomlu transistör, oda sıcaklığında çalışır ve çok az enerji tüketir, bu da bilgi teknolojisi için tamamen yeni perspektifler açmaktadır. Endüstrileşmiş ülkelerde, bilgi teknolojisi şu anda toplam güç tüketiminde % 10'un üzerinde bir paya sahiptir. Transistör, bilgi işlem merkezlerinde, bilgisayarlarda, akıllı telefonlarda veya çamaşır makinesinden uçağa birçok uygulama için gömülü sistemlerde dijital veri işlemenin merkezi unsurudur.

Piyasada satılan düşük maliyetli bir USB bellek bile birkaç milyar transistör içerir. Gelecekte, Profesör Thomas Schimmel ve ekibinin geliştirdiği tek atomlu transistör, bilgi teknolojisindeki enerji verimliliğini önemli ölçüde artırabilir. Schimmel, "Bu kuantum elektroniği elemanı, geleneksel silikon teknolojilerininkinden daha az enerjiyi harcamayı mümkün kılıyor" ifadelerini kullandı. Tek atomlu elektroniğin öncüsü sayılan Profesör Schimmel, bu yılın başlarında KIT ve ETH Zürih tarafından ortaklaşa kurulan Tek Atom Elektroniği ve Fotonik Merkezi'nin Eş-Direktörü olarak atandı. 

Dünyanın en küçük transistörü, tek bir atomun kontrollü tersine hareketiyle akım geçirir. Konvansiyonel kuantum elektroniği bileşenlerinin aksine, tek atomlu transistör sadece mutlak sıfır, yani -273 ° C civarında çok düşük sıcaklıklarda çalışmakla kalmaz, aynı zamanda oda sıcaklığında da çalışır. Bu özellikler, gelecekteki uygulamalar için büyük bir avantajdır. Tek atomlu transistör, tamamen yeni bir teknik yaklaşıma dayanmaktadır. Transistör sadece metalden oluşur ve yarı iletkenler kullanılmaz. Buda aşırı düşük elektrik voltajlarına ve dolayısıyla çok düşük bir enerji tüketimine neden olur.

Kaynak: Webtekno

[zombify_post]

İnsan Hücreleri Kullanan 3 Boyutlu Yazıcı, Gerçek Bir İnsan Korneası Bastı

Üç boyutlu yazıcı teknolojileri inanması güç bir noktaya geldi. Bilim insanları, vücudumuzun en hassas organı olan gözlerimiz için yeni bir girişim başlatarak insan

Gözlerimiz yakın gelecekte teknolojiye emanet olacak. En hassas organımız olduğu için çoğu insanın sorun yaşadığı gözler, birazdan okuyacağınız benzer gelişmeler sayesinde bir sorun olmaktan çıkabilir. Yapay olarak en gelişmiş insan korneasını üreten bilim insanları, bunun için bir üç boyutlu yazıcı kullandılar. Yazıcının ana malzemesi ise insan hücreleri oldu. 

Bunun için bir yazıcının çıktıda kullanacağı doğru “mürekkebi” bulmak, araştırmacılara göre işin en yorucu kısmıydı. Newcastle Üniversitesi’nde bir doku mühendisi olan Che Connon, söz konusu biyo-mürekkebin çok ince katmanlara sahip olması gerektiğini vurguladı. Aynı zamanda 3 boyutlu yapısını korumak adına son derece sert olmak zorundaydı. Doğru karışımı elde etmek için araştırmacılar, donörlerin kornealarını kullandılar. Alınan kök hücrelere yapay proteinler eklendi.

 

Kornea, gözümüze giren ışıkların, göz arkasındaki retinaya çarpmadan önce geçtikleri en önemli bölgedir. Korneanın yaralanması, hasar alması ya da enfeksiyon kapması görüş kalitemizi doğrudan etkiler, hatta körlüğe yol açar. Günümüzde hasar görmüş kornealar, ölmeden önce organlarını bağışlayan insanların sağlıklı kornealarıyla değiştiriliyor. Nitekim Dünya Sağlık Örgütünü’ne göre sağlıklı kornea sayısı azalıyor. Ayrıca dünya çapında her yıl 5 milyon insan, kornealarına hasar verdikleri için kör oluyorlar. 

İşte bilim insanlarının çalışmaları da bu eksikliklere karşı gelmek adına yapay yöntemler öneriyor. Bağışlanan kornealar sağlıklı olsun ya da olmasın, sağlıklı kök hücreleri kullanılarak üretildiği için ciddi bir eksikliği dolduruyorlar.

Tam olarak ne yazdıracaklarını analiz etmek amacıyla, gönüllü insanların kornealarını inceleyen bilim insanları, korneaların 3 boyutlu modellerini oluşturdular. Ardından bu şablon bir yazıcıya verildi ve daha önce hazırlanmış olan biyo-mürekkep, yazıcı tarafından şablonu basmak için kullanıldı. Yani bir bakıma bu cihaz, insan hücreleriyle yapay organ üretti. Sonuçta ortaya çıkan şey, bir kontakt lense benzese de tam bir kornea oldu.  

Bilim insanları, bu korneaları gerçekten insan gözüne yerleştirmek için önlerinde biraz daha çalışma olduğunu belirttiler. İlk etapta yapay kornealar, hayvanlar için üretilecek ve test sonuçlarıyla insan deneklere geçiş yapılacak. Teknolojinin yakın zamanda yaygınlaşması için çalışmalar son sürat devam ediyor.

[zombify_post]