AÇIKLAYALIM; PANİK ATAK VE ANKSİYETE

Günümüzün popüler hastalığı panik atak ve anksiyete

Her stres,korku veya panik anında kişinin  “benim anksiyetem var, benim panik atağım var” gibi cümlelerini duyarız. Peki gerçekten bu yaşadıkları panik atak veya anksiyete midir? Eğer öyleyse panik atak ve anksiyete arasındaki fark nedir?Anskiyete ile panik atakları değerlendirdiğimizde, temelde iki önemli fark ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, tetikleyen durumlar, ikincisi ise, atağın süresi ile alakalıdır.

Panik ataklar genellikle yüksek stresli veya aşırı endişe ile ani korku ile ilişkilidir. Semptomların bazıları, hızlı bir kalp atışı, nefes darlığı ve baş dönmesi de dahil olmak belirtilerdir. Herkes panik atak ve anksiyete yaşayabilir, insan vücuduna bağlanmış duygusal ve koruyucu tepkilerin bir parçasıdır.  Hangi deneyimi yaşarsanız yaşayın, tanımlarını, semptomlarını ve tedavilerini anlamak önemlidir.

Klinik Farklılıklar

Profesyoneller, DSM-5 olarak bilinen “Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, 5. baskı”nda bulunan tanımlara dayanmaktadır. Her ne kadar anksiyete ve panik atak zaman zaman aynı gelse de, bu el kitabında belirtilen ince farklılıklar her birinin tanımlanmasına yardımcı olmaktadır.

DSM-5, panik bozukluğu olarak bilinen durumla ilişkilendirilen ayırt edici özellikleri tanımlamak için panik atak terimini kullanır. Ancak, diğer psikiyatrik bozukluklarda panik ataklar görülebilir ve eğer bir rahatsızlığınız yoksa panik atak geçirmeniz mümkündür.

DSM-5’te “anksiyete” terimi tanımlanmamıştır. Aksine, “anksiyete”, kaygı bozuklukları, obsesif-kompulsif bozukluklar;travma ve stresle ilgili rahatsızlıklar başlıkları altında tanımlanan çeşitli hastalıkların temel bir özelliğini tanımlamak için kullanılır. Bu üç başlık altındaki en yaygın hastalıklardan bazıları şunlardır:

Panik atak

Panik atak yoğun ve ani bir korku, tedirginlik  hissidir. Belirtiler genellikle o kadar aşırıdır ki, gününüzde ciddi bir bozulmaya neden olurlar. Panik ataklar genellikle bariz ve ani bir tetikleyici olmadan aniden çıkar. Bazı durumlarda “beklenir” çünkü korku bir fobi gibi bilinen bir stresörden kaynaklıdır.

Panik atak semptomları 10 dakika içinde zirve yapar ve sonra azalır. Bununla birlikte, bazı ataklar daha uzun sürebilir veya art arda gerçekleşebilir, bu da  atakların ne zaman bitip başlayacağını belirlemeyi zorlaştırır. Bir atağın ardından, günün geri kalanında stresli, endişeli, dışlanmış veya “kilitlenmiş” hissetmek olasıdır.

DSM-5’e göre, panik atak aşağıdaki belirtilerden dördü veya daha fazlası ile karakterize edilir:

lKalp çarpıntısı veya hızlandırılmış kalp atışı

lAşırı terleme

lTitreme

lNefes darlığı, nefes almada zorluk veya boğulma hissi

lGöğüs ağrısı 

lMide bulantısı veya karın ağrısı

lBaş dönmesi

lGerçeksizlik(derealizasyon) veya kendisinden kopukluk (duyarsızlaşma) duyguları

lKontrolünü kaybetme veya delirme korkusu

lÖlüm korkusu

lUyuşma veya karıncalanma hissi (parestezi)

lTitreme 

 Buna karşılık, “anksiyete”, genellikle gerçek veya algılanmış olsun belirli bir süre içinde yoğunlaşır ve bazı potansiyel tehlikeler ile yüksek oranda ilişkilidir. Bir şeyin öngörüsü yükselirse ve yüksek miktarda stres, onun ezici hale geldiği bir seviyeye ulaşırsa, bir “saldırı” gibi hissedebilir.

Anksiyete belirtileri şunlardır:

1.Kas gerginliği

2.Uyku düzensizliği

3.Konsantrasyon zorluğu

4.Yorgunluk

5.Huzursuzluk

6.Sinirlilik

7.Artan irkilme tepkisi

8.Artan kalp atış hızı

9.Nefes darlığı

10.Baş dönmesi

Anksiyete belirtilerinin bir kısmı panik ataklarla ilişkili olanlara benzer olsa da şu farklılar vardır:

lAnksiyete, genellikle stresli veya tehdit edici olarak algılanan bir şeyle ilgilidir. Panik ataklar her zaman stresleyiciler tarafından engellenmez ve en sık olarak birden bire oluşur.

lAnksiyete hafif, orta veya şiddetli olabilir. Örneğin, günlük aktivitelerinize devam ederken, zihninizin arkasında anksiyete yaşanıyor olabilir. Diğer yandan panik ataklar çoğunlukla ciddi, yıkıcı semptomlar içerir.

lPanik atak sırasında, vücudun özerk savaş mekanizması devreye girer. Fiziksel belirtiler genellikle anksiyete belirtilerinden daha yoğundur.

lAnksiyete kademeli olarak artarken, panik ataklar genellikle aniden ortaya çıkar.

lPanik ataklar tipik olarak başka bir atağa bağlı endişeleri veya korkuları tetikler. Bunun davranışınız üzerinde bir etkisi olabilir ve bu da bir saldırı riski altında olduğunu düşündüğünüz yerlerden veya durumlardan kaçınmanıza yol açabilir.

Tedavi

Panik, anksiyete veya her ikisiyle de uğraşıyor olsanız da, etkili bir tedavi mevcuttur. En yaygın tedavi seçeneklerinden bazıları, terapi, reçeteli ilaçlar ve kendi kendine yardım stratejileridir. Bu yöntemlerden birini veya herhangi bir kombinasyonunu denemeye karar verebilirsiniz.

Terapi, semptomlarınızı yönetme, geçmiş acılarla çalışma, gelecek için yolunuzu belirleme ve daha olumlu bir görünüme olanak sağlayacak daha net bir bakış açısı kazanmanıza yardımcı olabilir.

İlaçlar, en ciddi semptomları azaltmanıza yardımcı olabilir. Diğer stratejiler üzerinde çalışırken semptomları kontrol etmek için sadece kısa bir süre gerekebilir.

Solunum egzersizleri ve duyarsızlaştırma gibi kendi kendine yardım teknikleri, semptom yönetimi ile kendi hızınızda çalışmanıza izin vermede faydalı olabilir.

KAYNAK:1-https://www.verywellmind.com/anxiety-attacks-versus-panic-attacks-2584396

                2-https://www.healthline.com/health/panic-attack-vs-anxiety-attack#diagnosis

         3- https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/06/160607_anksiyete_endise_panik_atak

[zombify_post]

Bilim İnsanları Kanseri Başlamadan Durduran Hücresel Bir Süreç Buldu

Kanserin büyümesinde etkili olduğu düşünülen ‘hücresel geri dönüşüm’ süreci aslında önlenebilir.

Tıpkı ayakkabı bağcıklarında bulunan plastik uçların bağcıkları koruduğu gibi telomer adı verilen moleküler uçlar da kromozomların uçlarını korur ve hücreler, sürekli olarak DNA’larını bölüp çoğalttıklarında kaynaşmalarını önler. Ancak plastik uçları kaybetmek bağcıkların birbirine karışmasına yol açarken, telomer kaybı kansere neden olmaktadır.

Telomerlerin kanserle olan ilişkisini inceleyen Salk Enstitüsü bilim insanları şaşırtıcı bir şey keşfetti: Genellikle hayatta kalma mekanizması olarak düşünülen ‘otofaji’ adı verilen hücresel geri dönüşüm süreci, aslında hücrelerin ölümünü teşvik ediyor ve böylece kanserin başlamasını önlüyor.

23 Ocak 2019’da Nature Dergisi’nde ortaya çıkan çalışma, otofajiyi tamamen yeni bir tümör baskılayıcı yol olarak ortaya çıkarıyor ve kanseri durdurmak amacıyla süreci engellemeye yönelik tedavilerin bunu daha erken bir zamanda ve istem dışı destekleyebileceğini öne sürüyor.

Salk Moleküler ve Hücre Biyolojisi Laboratuvarı profesörü ve makalenin kıdemli yazarı Jan Karlseder, “Bu sonuçlar büyük bir sürpriz oldu.” diyor. “Hücrelerin kontrolden çıkmasını ve kanserli hale gelmesini önleyen birçok kontrol noktası var, ancak otofajinin onlardan biri olmasını beklemiyorduk.”

Her seferinde hücreler büyümek ve bölünmek için DNA’larını çoğalttıklarında, telomerleri biraz daha kısalır. Telomerler, kromozomları artık aktif bir şeklide koruyamayacakları kadar kısaldıklarında, hücreler kalıcı olarak bölünmeyi durduracak bir sinyal alır. Ancak kansere neden olan virüsler veya diğer faktörler nedeniyle zaman zaman hücreler mesajı alamaz ve bölünmeye devam eder. Tehlikeli derecede kısa veya eksik telomerlerle hücreler, korunmasız kromozomların kaynaşıp işlev göremediği, bazı kanserlerin ayırt edici özelliği olan disfonksiyonel (kriz) adı verilen bir duruma girer.

Karlseder’in ekibi krizi daha iyi anlamak istedi çünkü kriz prekanseröz (tedavi edilmezse kansere dönecek doku) hücrelerin, tam gelişmiş kansere devam etmesini önleyen yaygın hücre ölümüyle sonuçlanır ve bu yararlı hücre ölümünün altındaki mekanizma tam olarak anlaşılamamıştır. 

Karlseder laboratuvarında doktora sonrası araştırmacı ve makalenin ilk yazarı olan Joe Nassour, “Birçok araştırmacı, krizde hücre ölümünün otofaji ile birlikte programlanmış iki hücre türü ölümünden biri olan apoptozis yoluyla gerçekleştiğini varsayıyor.” diyor. “Ama kimse bunun gerçekte böyle olup olmadığını anlamak için deneyler yapmadı.”

Karlseder ve Nassour, kriz ve tipik olarak ortaya çıkan hücre ölümünü araştırmak için normal olarak büyüyen hücreleri, krize zorladıkları hücrelerle karşılaştırdıkları bir dizi deney yapma amacıyla sağlıklı insan hücrelerini kullandılar. 

Krizde meydana gelen başlıca ölümden hangi tür hücre ölümünün sorumlu olduğunu öğrenebilmek için hem apoptozis hem de otofajinin morfolojik ve biyokimyasal belirteçlerini incelediler. Her iki mekanizma da normal olarak büyüyen hücrelerdeki az miktarda ölen hücreden sorumlu olmasına rağmen, otofaji, daha fazla hücrenin öldüğü kriz grubundaki baskın hücre ölümü mekanizmasıydı.

Araştırmacılar, daha sonra kriz hücrelerindeki otofajiyi önlediklerinde ne olacağını araştırdılar. Sonuçlar çarpıcıydı: otofaji yoluyla hücre ölümü olmadan hücreler yorulmaksızın çoğaldı. Ayrıca ekip, bu hücrelerin kaynaşmış ve şekil değiştirmiş kromozomlarına baktığında, kanserli hücrelerde görülen türdeki ciddi DNA hasarının meydana geldiğini ve otofajinin önemli bir erken kanser baskılama mekanizması olduğunu ortaya koydu.

Son olarak ekip, normal hücrelerde ya kromozomların uçlarına – telomer kaybıyla- ya da ortadaki bölgelere belirli DNA hasarı oluşturdular. Telomer kaybı olan hücreler otofajiyi aktive ederken,DNA hasarı olan hücreler diğer kromozomal bölgelerde apoptozisi aktive eder. Bu apoptozisin DNA hasarı nedeniyle kanser öncesi oluşan hücreleri yok eden tek mekanizma olmadığını ve telomerlerle otofaji arasında doğrudan karşılıklı konuşma olduğunu göstermektedir.

Çalışma, otofajinin, kanser hücrelerinin kontrolsüz büyümesini sağlayan bir mekanizma olmaktan ziyade, aslında bu büyümeye karşı koruyucu bir kalkan olduğunu ortaya koymaktadır. Otofaji olmadan tümör, baskılayıcı genler gibi diğer güvenlik önlemlerini yitiren hücreler kontrolsüz bir büyüme, sık görülen DNA hasarı ve sıklıkla kanserden oluşan bir kriz durumuna geçer.

Karlseder , “Bu çalışma heyecan verici çünkü bu yeni keşiflerin çoğunu temsil ediyor. Hücrelerin krizden sağ çıkmasının mümkün olduğunu bilmiyorduk; otofajinin krizdeki hücre ölümüyle ilgili olduğunu bilmiyorduk ;otofajinin genetik hasar birikimini nasıl önlediğini kesinlikle bilmiyorduk. Bu, sürdürmeye istekli olduğumuz yepyeni bir araştırmanın kapısını açıyor.” diye ekliyor.

Kaynak: In surprising reversal, scientists find a cellular process that stop cancer before it starts https://www.sciencedaily.com/releases/2019/01/190123131706.htm

[zombify_post]

Çinli Bilim İnsanları İlk Kez Genetiği Değiştirilmiş Primatlar Klonladı

Çinli bilim insanları genetik olarak değiştirilmiş primatlar klonlayarak tarihe bir imza attı.

Bir yıl önce, bilim insanları ilk primatı bir çekirdek transfer tekniği ile klonlayarak atılımlar yapmıştılar, şimdi bir adım daha ileri gittiler.

En son araştırma, Şanghay'daki Çin Bilimler Akademisi Nörobilim Enstitüsü'nde doğan beş bebek makakını içeriyordu. Tüm primatlar, donör maymunun derisinden alınan fibroblasttan türetilen aynı genlere sahiptir. Ayrıca, CRISPR/Cas9 ile (CRISPR-Cas9 genetikçilerin ve tıp araştırmacılarının, genomun çeşitli kısımlarına ekleme, çıkarma ya da DNA dizilimininde değişim yapmalarına olanak tanıyan özgün bir teknolojidir.) gen düzenleme teknolojisi kullanılarak vericide değiştirilen bir genin bir kopyasını taşıdılar. Gen genellikle memelilerde belirli biyolojik ritimleri yöneten düzenleyici bir protein taşır. Genin değiştirilmiş versiyonunda bu protein üretilmez. Sonuç olarak bebek makaklarının gece uykusu ve daha fazla hareket de dahil olmak üzere sirkadiyen bozuklukları (özetle vücut saatidir) göstermesidir. Maymunlar şizofreni benzeri davranışları gösterir. Test konuları da şizofreni benzeri davranışlarla birlikte anksiyete ve depresyon belirtileri gösteriyor.Nörobilimci Hung-Chun Chang,"sirkadiyen ritim bozukluğu, uyku bozuklukları, diyabet, kanser ve nörodejeneratif hastalıklar da dahil olmak üzere birçok insan hastalığına yol açabilir" diyor.

Araştırma haberleri, insan embriyolarını düzenleyen He Jiankui'yi çevreleyen tartışmalardan sonra, bebeklerin HIV'E karşı bağışıklık sağlaması için bilimsel topluluklarda bazı rahatsızlıklara neden olmaktadır.CRISPR teknolojisinin kullanımı, denemelerinin duyurusunu takiben inceleniyor. 

Dr. He, iddia edilen etik olmayan araştırmalar için ciddi bir ceza ile karşı karşıya kalacağını belirten Çinli yetkililer tarafından soruşturma altında.

Makak araştırmasının yapıldığı CAS'taki Nörobilim Enstitüsü, hayvan araştırmaları için sıkı uluslararası kurallar çerçevesinde faaliyet gösterdiklerini belirtmek için hızlı davrandılar.

Her iki çalışmada da Nörobilim Enstitüsünü yönlendiren ve projeyi denetlemeye yardımcı olan ortak yazar Mu-Ming Poo,"Bu çalışma, birçok laboratuvarın koordineli çabalarını gerektiriyordu ve CAS tarafından çok vurgulanan verimli ekip çalışmasının açık bir örneği olarak hizmet ediyor.Bu araştırma, şu anda dünya çapında biyomedikal araştırmalarda kullanılan makak maymunlarının miktarını azaltmaya yardımcı olacak"diyor ve Poo devam ediyor "Genetik arkaplan müdahalesi olmadan, hastalık fenotipleri taşıyan çok daha az sayıda klonlanmış maymun, terapötiklerin etkinliğinin klinik öncesi testleri için yeterli olabilir.” 

Diğerleri ise aynı fikirde değil. Laboratuar, geçen yıl ilk klonlama sonuçlarını yayınladığında, birçok kişi, hayvanların çektiği acının nihai sonuçlara değip değmediğini sorguladı.

İngiliz gazeteci Chas Newkey-Burden geçtiğimiz Ocak ayında The Independent Gazetesi'nde "Klonlama işleminden sonra maymun rahatsız edici koşullarda yaşamaya başladı ve birkaç gün sonra öldü.Yetkililer bize bu bebeklerin isimlerini söylemiyor.”dedi.

Avustralyalı araştırmacı ve hayvan refahı, etik ve hukuk uzmanı Avustralya'daki Griffith Üniversitesi'nden Deborah Cao, hayvan modellerinin beklediğimiz kadar kolay bir şekilde insan biyolojisine çevrilmediğini hatırlatıyor.

Cawe Newsweek'e “Bu tür deneylerde kullanılan maymun sayısını azaltmanın en iyi yolu bu tür hayvan deneylerini durdurmaktır” dedi.

"İnsanlar için insanlık dışı primat hastalık modelleri geliştirmek yerine, insanlar için insan hastalığı modelleri geliştirmeliler."

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=8RhF1J2UE6M?wmode=opaque&w=640&h=360]

Kaynak: Genetically Altered Primates Cloned for the First Time https://interestingengineering.com/genetically-altered-primates-cloned-for-the-first-time

[zombify_post]

Salatalığın Mucizesi

Salatalığın içerisinde bulunan fisetin hafıza kaybının önlenmesinde en önemli etken..

Diyetinizi geliştirmek istiyorsanız, diyetinize dahil etmeyi düşünmeniz gereken şeylerden biri de salatalıktır. Salatalık, dünyadaki en sağlıklı yiyecekler arasındadır ve birçok insan besin değerini incelemektedir. Sade bir tada sahip olduğundan salatalığı salatanızdan veya sandviçinizden atmadan önce, hafıza kaybını ve Alzheimer hastalığını önlemeyi içeren sağlığa olan pekçok faydasını düşünün.

Salatalıkların bu etkisi, Salk Biyolojik Çalışmalar Enstitüsü'nden araştırmacılar tarafından belirlendi. Çalışmalarında fareleri Alzheimer’ın ve bunun hafıza kaybı gibi semptomlarının belirtileri için hayvan modelleri olarak kullandılar. Salatalıklarda ve diğer bitki bazlı yiyeceklerde bulunan fisetin denilen günlük flavonol dozu verilen farelerin, hafıza kaybı ve Alzheimer semptomlarının gelişiminde gecikme gösterdiğini buldular. Bazı durumlarda, bu semptomlar bile tamamen önlendi.

Araştırmacıların yaptıkları şaşırtıcı başka bir araştırma, farelerin Alzheimer’ın ilerlemesine ve gelişmesine katkıda bulunduğuna inanılan amiloid plakları geliştirmeye devam etmelerine rağmen, bu gelişmelerin gözlemlenebileceği idi. Daha fazlası, nörodejeneratif bozukluğu olmayan fareler, fisetin aldıktan sonra hafızadaki gelişmeleri sergilemeye devam etmiştir.

Fisetin'in anıları düzelten beynin bir bölümünü içeren hücresel bir yolu tetikleyerek hafızayı iyileştirdiğine inanılıyor. Ek olarak, bu flavonolün beyin hücreleri üzerinde etkili olan anti-enflamatuar ve antioksidan özelliklere sahip olduğu, böylece yaşlanma ve bununla ilişkili etkilerinin önlendiği gösterilmiştir. 

Bu çalışmanın sonuçları, Alzheimer’ı ilerletme riski yüksek olan kişilerin, diyetlerinin salatalık ve diğer fisetin bakımından zengin yiyecekleri içermesi gerektiğini göstermektedir. Buna ailede hastalık öyküsü olanlar, kafa travması olanlar ve kalp problemleri olanlar da dahildir.

Fisetin açısından zengin başlıca gıdalar;

Meyvelerde; elma,kivi,trabzon hurması, şeftali, mor üzüm,çilek ve yeşil üzüm

Sebzelerde; salatalık, soğan ve domates

Çaylarda; siyah,yeşil, seylan ve kırmızı çalı çayı

[zombify_post]

Rahim Hafızada Etkili Bir Role Sahip Olabilir

Rahimleri alınan sıçanlarda, diğerlerine göre hafıza kaybı görüldü.

Bebek gelişiminde olan rolüyle tanınan dişi organı rahmin sıçanlarda yapılan bir araştırmaya göre hafızayla olan beklenmedik bir ilişkisi öne sürüldü.

6 Aralık tarihinde Endocrinology’de çevrimiçi paylaşılan sonuçlar gebe olmayan rahmin aslında vücutta gereksiz olduğu düşüncesini çürütüyor. Bu sonuçların Amerika’da histerektomi, rahmin alınma ameliyatı, geçiren yaklaşık 20 milyon kadın için ciddi çıkarımları olabilir.

Çalışmalar dişi sıçanların rahim ve yumurtalıklarının alındığı, sadece yumurtalıklarının, sadece rahminin alındığı ve son alarak ikisinin de alınmadığı gruplara ayrılmasıyla yapıldı..

Ameliyattan altı hafta sonra, Tempe’deki Arizona Eyalet Üniversitesi’ndeki davranış sinirbilimci Heather Bimonte-Nelson tarafından yönetilen araştırmacılar, sıçanları su labirentleri üzerinde, yüzeyin altına gizlenmiş platformlarla test etmeye başladılar.

Diğer gruplarla karşılaştırıldığında, rahminden yoksun sıçanlar, testler gittikçe zorlaştığı zaman platformları nerede bulacağını hatırlamakta daha kötüydü.

Sonuçlar, rahimden beyne giden sinyallerin, aynı anda birden fazla bilgi parçasını hatırlamada bir şekilde yer aldığını, kesiştiğini göstermektedir.

Sadece rahmi olmayan sıçanların hormon seviyelerinde, sıçanların hormon üreten yumurtalıkları tutulmasına rağmen, farklılıklar vardı.

Araştırmacılar, yumurtalıkların salgıladığı hormonların beyni etkileyebileceğini biliyorlardı fakat New York Şehir Üniversitesi’nden Hunter College’ın nöroendokrinologist, sinir sistemi ile iç salgı bezleri arasındaki ilişkileri konu alan bilim dalı, Victoria Luine, rahmin kendi başına hafızayı etkileyebileceğini bulmanın bir sürpriz olduğunu söylüyor. Birçok kadının rahmi alınırken yumurtalıkları korunduğu için, “Bu rapor, keşfedilmesi gereken bazı ilginç sorular getiriyor.”

Stanford Üniversitesi’nden nörobilimci ve üreme endokrinolojisti Natalie Rasgon, sonuçların klinik pratiği değiştirmek için çok ön hazırlık olduğunu söylüyor. Ayrıca çalışmada kullanılan sıçanlar hiç hamile kalmamıştı, örneğin bazı düşünülmesi gereken detaylar olarak bu sonuçların doğum yapmış kadınlara göre çevrilip çevrilemeyeceği de açık değil. 

Kaynak

[zombify_post]

Mitokondriyal DNA Hem Anne Hem Babadan Aktarılıyor Olabilir

Şimdiye kadar anneden aktarıldığı düşünülen mitokondriyal DNA hakkında yeni sonuçlara rastlandı.

 Araştırmacılar birbiriyle ilişiği olmayan üç ailede çocukların mitokondrilerini, hücrelerin küçük enerji fabrikaları, babalarından aldığını raporladı.

Bilim adamları, spermdeki mitokondrinin genellikle yumurtayı dölledikten sonra tahrip olmasından dolayı mitokondrinin anneden çocuğa aktarıldığını düşünüyorlardı. Fakat Ulusal Bilimler Akademisi Bildiriler Kitabı’nda 26 Kasım'da yayımlanan yeni araştırma, nadir durumlarda babaların da mitokondriye katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Şimdilik, her iki taraftan gelen mitokondriyal mirasın sonuçları bilinmiyor. 

Mitokondriyal hastalık araştırmacısı Paldeep Atwal, Jacksonville, Fla'da Mayo Clinic'e gelen bir kadından DNA'yı incelerken babadan kalma kalıtsal imzayı buldu.

Bir hücrenin çekirdeğindeki DNA, her iki ebeveynden de eşit olarak miras alınır ve bir vücut inşa etmek için tüm genetik talimatları içerir. Mitokondrilerin de kendi DNA'ları vardır, bu DNA’lar organelleri inşa etmek ve çalıştırmak için gerekli olan bazı genleri içerir fakat şimdilerde Jacksonville'de özel bir klinikte çalışan Atwal’a göre kadının hücreleri garip bir şekilde bazıları anneden ve bazıları “başka yerlerden” iki tür mitokondriyal DNA'yı içeriyordu. Sonucu düşünmek bir hataydı, Atwal ve meslektaşları testi tekrarladığındaysa aynı şey ikinci kez geri geldi ve bu onları şüpheye sürükledi. 

Araştırmacılar, her iki ebeveynin de DNA'sına sahipti, bu yüzden ekip babanın mitokondriyal DNA'sını inceleyip onun gizemli mitokondrinin kaynağı olduğunu hem kadında hem de erkek kardeşinde onayladı. 

Atwal, Cincinnati Çocuk Hastanesi Tıp Merkezi'nde bir mitokondriyal hastalık uzmanı olan Taosheng Huang ile temas kurdu. Huang, mitokondrisini babalarından alan iki farklı ailenin çocuğuna muayenede rastlamıştı. Bunlarla beraber, araştırmacılar, mitokondrinin yüzde 24 ile 76'sını babadan miras alan üç aileden toplamda 17 Kişi buldular.

Montreal Üniversitesi'ndeki çalışmalarda yer almayan bir biyolog olan Sophie Breton, “Gerçek ve çok ilginç bir keşif ama şaşırmadım” diyor. Bitkiler ve diğer hayvanlarda yapılan önceki çalışmalarda, bazen mitokondrilerin erkeklerden geçtiğini ve bir insan örneğindeyse, bir adamın kas hücrelerinde babanın mitokondriyal DNA'sı bulundu, ancak bilim adamları bunun teknik bir aksaklık mı yoksa kontaminasyon mu olduğunu sorguladılar.

Breton’a göre Atwal, Huang ve meslektaşlarının, hücrelerinde hem annesinin hem de babasının mitokondrisi olan insanları bulduğuna dair hiçbir şüphe yok.

“Ve muhtemelen daha sonraki çalışmalarda da aynı şeyi bulacağız.”

Philadelphia Çocuk Hastanesi'nde Mitokondriyal ve Epigenomik Tıp Merkezi başkanı olan Mitokondriyal genetikçi Douglas Wallace ise bu durumun çok da yaygın bir olay olmayacağını savunuyor. Annelerin muhtemelen her zaman çocuklarının mitokondrisinin birincil kaynağı olacağını söyleyen Wallece nadir görülen durumlarda, normalde baba mitokondrisini yıkım için düzenleyen biyolojik sistemin başarısız olabileceğimi ve en azından babanın mitokondrilerinden bazılarının çoğalabileceğini de ekliyor.

Kaynak

[zombify_post]

Dayanıklı Bakteriler: Çiğ sebze ve salata sağlık riski taşıyabilir mi?

Salata ve bitkisel gıdalarda bulunan E.Coli bakterileri sağlığımız açısından risk taşıyabilir…

Salata dengeli ve sağlıklı beslenmek isteyen insanlar için çok popülerdir. Salata çeşitleri genellikle satışa hazır ve ambalajlı olarak satılmaktadır. Bu tip taze ürünlerin hijyen açısından bakteri ile kontamine olabileceği bilinmektedir. Julius Kühn Enstitüsü’nden (JKI) Profesör Dr.Kornelia Smalla’nın yönettiği bir çalışma grubu, bu bakterilerin antibiyotiklere dirençli bakteriler de içerebileceğini göstermiştir.

Julius Kühn Enstitüsü Başkanı Prof.Dr.Georg Backhaus “Bu bulguların en temeline inmeliyiz”dedi. Antimikrobiyal dirençli bakterilerin gübre,kanalizasyon çamuru,toprak ve su kütlelerinde meydana geldiği bilinmektedir.

Alman Federal Risk Değerlendirme Enstitüsü(BfR) Başkanı Prof.Dr.Andreas Hensel “Bu tür bakterilerin bitkiler üzerindeki bu endişe verici tespiti,diğer gıdalar için benzer bulgularla aynı doğrultudadır.” diye ekliyor.”Şimdi bu bulguları, tüketicinin sağlığı ile ilgili önem arz edip etmediğini anlamak için aciliyet meselesi olarak değerlendiriyoruz.”

Analiz etme amacıyla, Prof.Smalla başkanlığındaki çalışma grubu Alman marketlerinden karışık olarak salata,roka ve kişniş satın aldı. Örnekler daha sonra transfer edilebilir antimikrobiyal direnç genlerinin toplam miktarını belirlemek için analiz edildi. (Araştırmacılar bu gıdalar üzerinde çoğunlukla zararsız bir bağırsak bakterisi olan Escherichia Coli’de “aktarılabilir resistome” terimini kullanırlar.)

Uzmanlar, analizlerinde, aktif madde tetrasikline dirençli E.Coli bakterilerine odaklandılar. Bunun nedeni, tetrasiklin antibiyotiklerin çiftlik hayvanları yetiştirilmesinde,bağırsak gibi organlarda dirençli bakterilerin gelişimini ve çoğalmasını destekleyebilmeleridir. Bu bakterilerin yanı sıra antibiyotiklerin bir kısmı atılır ve daha sonra organik gübreler yoluyla tarlalara doğru yol alırlar.

Smalla “Kapsamlı testlerin sonuçları açıkça göstermektedir ki; kromozomlar dışında meydana gelen çok çeşitli aktarılabilir plazmidler (bakterilerdeki gen taşıyıcıları) taze ürünlerdeki E.Coli’de direnç genleri ile birlikte bulunmuştur.Bu plazmidlerin her biri birden fazla antibiyotik sınıfına direnç taşır. Analiz edilen her üç gıdada da bu özelliklere sahip E.Coli bakterileri bulunmuştur.” diyor.

Eğer bu zararsız bakteriler kendi başlarına bitkisel gıdalarda meydana gelirse, çiğ sebzelerin tüketimi nedeniyle insan bağırsağına girebilirler. Yutulduğunda, bakteriler plazmidlerini bağırsakta mevcut olabilecek herhangi bir patojen bakteriye geçirebilirler. Bu, yatay gen transferi olarak da bilinir.

Salatanın E.Coli ile düşük düzeyde kirlenmesine bağlı olarak direnç genlerinin insan bağırsağında ne sıklıkla aktarıldığı bilinmemektedir.

Tüketiciler, çiğ gıdaları,yaprak salatalarını ve taze otları yemeden önce su ile yıkamalı ve patojenlerin veya antimikrobiyal dirençli bakterilerin yutulması riskini en aza indirmelidir.

[zombify_post]

Çikolata, Kahve, Çay ve Çinko Sizi Daha Sağlıklı Biri Yapabilir Mi?

Bilim insanları oksidatif strese karşı yeni bir koruma mekanizması keşfediyor..

Yaşlanma ve düşük bir yaşam beklentisi kısmen de olsa oksidatif strese (serbest radikal seviyesinin antioksidan seviyesine göre artması ve serbest radikallerin hücrelerde oksidatif hasarlara yol açması) neden olabiliyor.

ABD’li araştırmacılar ile birlikte Erlangen-Nürnberg Friedrich Alexander Üniversitesindeki (FAU) Biyoinorganik kimya kürsüsünden Prof.Dr. Ivana Ivonovi-Burmazovi liderliğindeki araştırmacılardan oluşan bir ekip, çinkonun oksidatif strese karşı korunmaya yardımcı olan organik bir molekülü aktive edebileceğini keşfetti.

Çinko, sağlıklı kalmamız için ihtiyacımız olan bir iz mineralidir.(vücüdün tam kapasite çalışması için çok az miktarda ihtiyaç duyduğu mineraller)

ABD Alabama’da bulunan Auburn Üniversitesinden Prof.Dr.Christian Goldsmith ile birlikte çalışan FAU araştırmacıları çinkonun, şarap,kahve,çay ve çikolata gibi gıda maddelerinde bulunan bir bileşenle birlikte alındığında oksidatif stresten sorumlu süperokside karşı koruyabildiğini keşfettiler.

Bu bileşen, polifenollerde bulunan bir hidrokinon grubu , diğer bir deyişle koku ve tattan sorumlu bitki maddeleridir. Çinko, hidrokinon gruplarını aktive eder, insan vücudunun kendi biyomoleküllerine, insan genomuyla birlikte proteinlere veya lipitlere zarar veren bir insan hücresi solunumunun yan ürünü olan süperokside, karşı doğal koruma sağlar. Süperoksidin yaşlanma sürecinde inflamasyon (iltihap) ,kanser ve nörodejeneratif(Alzheimer, Parkinson vb.) hastalıklar gibi bir dizi hastalıkta rol oynadığı düşünülmektedir.

Süperokside karşı yeni metal kompleksi;

Hidrokinon tek başına süperoksidi parçalayamaz. Ancak çinko ve hidrokinon birleşirse, bir süperoksit dismutaz enzimini (SOD) taklit eden bir metal kompleksi oluşur. Bu enzimler antioksidatif etkiye sahiptirler ve vücudu oksidasyonun sebep olduğu bozunma işlemlerinden korurlar. Bu şekilde süperoksit metabolize edilebilir ve önlenen organizmaya zarar verebilir bunun sonucu olarak oksidatif stresten kaçınılır.

Eklenen çinko ile çikolata, kahve vb.;

İlk olarak,bu enzimin işlevi,manganez,demir,bakır veya nikel gibi redoks-aktif geçiş metallerine geri dönülmeden kopyalanmıştır.

Metaller de antioksidan etkiye sahip olabilirken,herhangi bir olumlu etkileri hızla çok fazla alınırsa onlar bile oksidatif stresin artmasına sebep olabilirler. Çinko yukarıda bahsedilen geçiş metallerinden çok daha az toksiktir ve yeni ilaçların veya takviyelerin önemli ölçüde daha az yan etki ile oluşturulmasını mümkün kılar. Tüketicinin sağlığını arttırmak için doğal olarak hidrokinon içeren gıdaya çinko ilave etmek de mantıklı olacaktır. Ivana Ivanovi-Burmazovi “Şarap,kahve,çay veya çikolatanın eklenmiş çinko ile gelecekte de mevcut olması kesinlikle mümkündür. Bununla birlikte, herhangi bir alkol içeriği bu kombinasyonun olumlu etkilerini ortadan kaldırabilir.” diye vurguluyor.

Kaynak

[zombify_post]

Uykusuzluk ve Anksiyete Arasındaki Döngü

Endişeleriniz uykusuz bırakabileceği gibi, uykusuz bir gece beynin ertesi gün kaygı ile dönmesine sebep olabilir.

Geceyi Uyanık Geçirenlerin Beyin Aktiviteleri Değişiyor.

Bilim adamlarının Nörobilim Derneği’nin yıllık toplantısında bildirdiklerine göre sağlıklı yetişkinlerde, gece boyunca uyku eksikliği, ertesi sabah kaygıyı tetikliyor ve beyin aktivitesinde değişikliğe sebep oluyor. 

Anksiyete bozukluğu olan kişiler genellikle uyku güçlüğü çekiyor. Yeni sonuçlar, ters etkiyi ortaya çıkarıyor. Yani zayıf uyku anksiyeteyi tetikleyebilir. Harvard Tıp Okulu’nda bir uyku araştırmacısı olan Clifford Saper ve çalışmanın içinde yer almayan Boston’daki Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi’nde yapılan bir araştırma, “Bu durumun iki yönlü bir etkileşim” olduğunu gösteriyor. 

“Uyku kaybı kaygıyı daha da kötüleştiriyor, ki bu da uykuya dalmayı daha da zorlaştırıyor.”

Kaliforniya Üniversitesi ve Berkeley Üniversitesi’nin her ikisinden de uyku araştırmacıları Eti Ben Simon ve Matthew Walker, 18 sağlıklı insanın kaygı düzeylerini incelediler. Bir gece uyuyan ya da uykusuz kalan insanlara ertesi sabah kaygı testi yapıldı. Uykusuzluktan sonra bu sağlıklı kişilerdeki kaygı düzeyleri, uyuduklarından yüzde 30 daha yüksek çıktı. 5 Kasım’da ön bilgilendirme yapan Ben Simon anksiyete bozukluğu olan kişilerde kaygı puanlarının ortalama düzeyine ulaştığını belirtti. Dahası, uykusuz insanların beyin aktiviteleri değişti. Fonksiyonel MRI taramalarına göre duygusal videolara yanıt olarak, duygulara karışan beyin bölgeleri daha aktifti ve anksiyeteye karşı koyabilen prefrontal korteks daha az aktifti.

Ben Simon, sonuçlara göre, kötü uykunun anksiyete semptomundan fazlası olmasının yanı sıra,bazı durumlarda da anksiyete sebebi olabileceğini ileri sürüyor.

Kaynak

[zombify_post]

Sinestezi: Renkleri Duymak, Kelimeleri Tatmak

Sinestezi, renkleri duymak, sesleri görmek olarak kısaca tanımlanabilir. Sinestezinin en bilineni her harfi farklı bir renk olarak görmektir.

Sinestezi, nörolojik bir bozukluk gibi görünse de normal bir beyin fonksiyonudur. Bebekler tam bir sinesteziktir ancak zamanla duyulardaki algılama “öğrenme” ile yerine oturur.

Sinestezi, bir modalite(uyaranın enerji ve bu enerji türüne duyarlı reseptör tipi ile belirlenen, genel bir uyaran sınıfıdır.) aracılığıyla sunulan uyaranların, ilişkisiz bir modalitede hisleri kendiliğinden uyandıracakları algısal bir deneyimdir. Durum, duyusal bölgeler arasındaki artan iletişimden kaynaklanır ve zamanla istemsiz, otomatik ve sabit olmaya başlar. İlaçlar, duyusal yoksunluk ya da beyin hasarına tepki olarak sinestezi oluşabilirken, araştırmalar genel popülasyonun kabaca% 4’ünü oluşturan kalıtsal varyantlara odaklanmıştır. Sinestezi üzerine yapılan genetik araştırmalar fenomenin heterojen ve poligenetik olduğunu göstermektedir, ancak yine de, sinestezinin seçici bir avantaj sağlayıp sağlamadığı ya da sadece başka bir yararlı seçilmiş özelliğin bir yan ürünü olup olmadığı belirsizliğini korumaktadır. Sinestezinin genetik temelini ortaya çıkarmada kaydedilen ilerlemeler, popülasyonda neden sinestezinin korunmuş olduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır.

Sinestezi, bir modaliteye sunulan duyusal bir uyaranın ek modalitelerde eşzamanlı duyumları ortaya çıkardığı popülasyonun% 2 ila% 4’ünde mevcut olan bir durumdur. Sinestezi kuramsal olarak herhangi bir iki duyuyu bağlayabilir, ancak araştırmalar, işitsel tonların ve akromatik (renksiz) sayıların canlı ve algısal olarak göze çarpan renkler ürettiği en yaygın varyantlardan ikisine odaklanmıştır. Bu uyarılmış renklerin özgüllüğü, belirli bir bireyde zaman içinde sabit kalır fakat aynı ton veya grafik, farklı insanlarda aynı rengi uyandırmaz.

Sinesteziye, bilim insanları yaklaşık 200 yıldır ilgi duymaktadır, ve ailesel bağlantı analizleri güçlü bir genetik bileşen gösterirken, söz konusu kesin genler ve sinestezi niçin popülasyonda korunmuş olmasının sebepleri çözümsüz gizemler olarak kalmaktadır.

BENZER YAZI : BELLEĞİN ÇALIŞMA KAPASİTESİNİ ARTTIRAN YAZI TİPİ GELİŞTİRİLDİ.

Nature Neuroscience / Duyumsal Düşünce (Sinestezi)/Dr. Sultan Tarlacı

Journals Plos|Bıology / Survival of the Synesthesia Gene: Why Do People Hear Colors and Taste Words?

[zombify_post]