Belleğin Çalışma Kapasitesini Arttıran Yazı Tipi Geliştirildi!

RMIT’nin bilim insanları okuduğumuz kelimelerde küçük değişiklikler yaparak hafızamızı güçlendirebileceğimizi iddia ediyorlar. Peki, bu doğru mu dersiniz?

Farklı disiplinlerden bilim insanları tasarladıkları ve geliştirdikleri,  "Sans Forgetica" denen yazı tipini test ettiler.

Dünyada ilk kez bir yazı tipinin insanların daha fazla bilgi edinebilmesine ve çalışma notlarının daha fazla akıllarında kalabilmesi için özel olarak tasarlandığı düşünülüyor. Üstelik ücretsiz olarak ulaşmanız mümkün! (Buradan ulaşabilirsiniz.) 

Sans Forgetica, psikologların ve tipografik tasarım uzmanları tarafından, psikolojik teorilerle birlikte yazılı bilgilerin korunmasını geliştirmek için tasasarım ilkeleri kullanılarak geliştirildi. 

Here’s a look at some Sans Forgetica alphabet, punctuation and symbols. Picture: RMIT

RMIT'de tipografi öğretmeni ve aynı zamanda Letterbox'ın kurucusu olan Stephen Banham, psikoloji ile tipografiyi birleştirerek RMIT'nin Davranışsal İş Laboratuvarı'nın (Behavioural Business Lab) uzmanları ile çalışmanın mükemmel bir iş olduğunu söylüyor.

"Düşünmenin çaprazlığı, temelde diğer tüm yazı tiplerinden daha farklı bir yazı tipi yaratmaya yol açmıştır. RMIT için çalıştığımız bir şey olan teorinin pratiğe uygun bir şekilde dökülmesini de açıkça ortaya koyuyor." diyor Banham.

RMIT Behavioural Business Lab'in başkanı ve davranışsal ekonomist Dr. Jo Peryman, bu yazı tipinin öğrencilerin sınavlara çalışmaları için müthiş bir alet olduğunu söylüyor.

"Spesifik tasarım teorisinin ve psikolojinin özgül prensiplerinin ilk kez bir yazı tipi tasarlamak için kullanıldığunu düşünüyoruz"

Here is an example of Sans Forgetica which I hope you will never forget.

Bu font, daha derin bilişsel işleme sürecini teşvik etmek için hafızayı güçlendirmeye yol açan, biraz daha efor sarfederek yapılan öğrenme sürecini yani "isteğe göre zorluk" denilen bir öğrenme prensibini kullanmak için geliştirildi. 

Üniversitede pazarlama dersi (Tasarım Düşüncesi ve Deneysel Metodlar) veren ve aynı zamanda RMIT Behavioural Business Lab'in kurucu üyelerinden Dr. Janneke Blijevens tipik yazı tiplerine artık alıştığımızı söylüyor.

"Okuyucular genellikle onlara göz atar ve belleklerinde hiçbir iz oluşmaz" diyor Blijevens.

Bununla birlikte bir yazı tipi ne kadar farklı olursa, beynin bilgiyi işlemesi ve hafızada tutması o kadar zorlaşır.

"Sans Forgetica, hafızada tutmanın yaratılması için yeterli engelin eklendiği o tatlı noktada duruyor"

Sans Forgetica, geleneksel tipografinin ve normal olarak bununla ilişkilendirilen tasarım prensiplerinin büyük bir kısmını altüst eden çeşitli "ayırt edici özelliklere" sahip.

The evolution from a standard lower case letter ‘a’ to a Sans Forgetica lower case letter 'a'. Picture: RMIT

Bu çeşitli farklılıkların sebebi okuyucuların bir kelime üzerinde uzunca kalmasına bağlı olarak beynin bilgiyi alma kapasitesini arttırmak için daha derin bilişsel sürece girme süresini arttırmasıdır.

RMIT tarafından yürütülen, bir dizi engele sahip yazı tiplerinin en iyi akılda tutmaya neden olan yerlerin test edildiği bir çevrimiçi deneye yaklaşık 400 tane Avusturyalı üniversite öğrencisi katıldı. Sans Forgetica'nın, okumayı zorlaştıran hafıza desteği olmaksızın tasarım ilkeleri için yeterli olduğu görüldü.

RMIT, Sans Forgetica konsepti ve yazı tipinin yaratılması için strateji ve yaratıcılık kurumu olan Naked Communications ile birlikte çalıştı.

Temel olarak Sans Forgetica öğrenciler için tasarlanmış olsa da genç veya yaşlı okuyuculara, hatta çeşitli beyin hasarları ya da Alzheimer'dan muzdarip hastalara yardımcı olmak için kolaylıkla kullanılabilir.

Kaynak:

[zombify_post]

Beyaz Cüce İkili Yıldız Sistemi

1600 ışık yılı uzaklıkta, J0860 olarak kabul edilen ikili yıldız sisteminin içinde, birbirlerinin yörüngesini her 321 saniyede dönen 2 yoğun beyaz cüce yıldızı bulunur. Chandra X-Ray Rasathanesi’nden edilen bilgilere göre astronomlar, bu yıldızların şaşırtıcı derecede küçük olan yörünge periyotlarını gittikçe daha da küçülttüklerine inanmaktadırlar. Bu yüzden, iki yıldız olay ufkunda birleşir.

kedi içeren bir resim  Yüksek güvenilirlikle oluşturulmuş açıklama

Uzman görüşüyle J0860’ın göze çarpan ölüm sarmalı (ing. death spiral), beyaz cücelerin kütleçekim dalgalarını oluşturması sayesinde yörünge enerjilerini kaybedecek olmalarını öngören Einstein’ın Genel Görelilik Kuramının bir sonucudur. Aslında J0860, gelecekteki uzay bazlı kütleçekim dalgası aygıtlar tarafından doğrudan tespit edilebilen kütleçekim dalgası kaynaklarının en parlağı olabilir.

Referans:

https://www.nasa.gov/multimedia/imagegallery/image_feature_793.html

[zombify_post]

Açıklayalım: Virüs Nedir?

“…Bir virüsü, içinde DNA ya da RNA bulunduran, protein ceketli küçük bir paket gibi düşünün.”

Enflüanza, ebola, soğuk algınlığı, HIV/AIDS, kızamık…

Virüsler gördüğünüz bu hastalıklara, hatta daha fazlasına neden olmaktadır ve bazıları çok ciddi olabilir. Diğerleri? O kadar da önemli sayılmaz. İyi ya da kötü, virüsler hayatımızın birer parçasıdırlar.

https://www.biyobilim.ytukimtek.org/wp-content/uploads/2018/09/1536280049814.jpgBazı insanların virüslerin “yaşadığını” öğrenmesinden sonra teknik olarak aslında yaşamadıklarını öğrenmesi onları şaşırtır. Virüsler kendilerini yalnızca onları “misafir” eden hücrelerin (konak hücre) içinde çoğalabilirler. Bu konak hücre bir hayvan olabileceği gibi bir bitki, bakteri ya da mantar da olabilir.

Virüsler bazen mikropların bir diğer ailesi olan bakterilerle karıştırılır. Fakat virüsler çok, çok daha küçük boyutlardadırlar. Bir virüsü, içinde DNA ya da RNA bulunduran, protein ceketli küçük bir paket gibi düşünün. DNA da, RNA da kullanım kılavuzu olarak hizmet eder. Genetik bilgi bir hücreye ne yapacağını ve ne zaman yapacağını söyleyen bir kılavuzdur.

Bir virüs bir hücreyi enfekte ettiğinde, o hücreye basit bir mesaj verir: “Daha fazla virüs üret!”

Bu bağlamda, virüsler birer korsandır. Hücreyi fetheder ve emri verir. Nihayetinde konak hücre öldüğünde, daha fazla hücreye saldırmak üzere üretilmiş yeni virüsler püskürecektir. İşte virüs, konak hücreyi bu şekilde hasta eder.

Vücut kendi başına birçok virüsten kurtulabilir. Bazı virüsler vücuda çok büyük meydan okuyabilir. İlaçlar virüslerin oluşumuna karşı tedavide kullanılır. Antiriviral olarak adlandırılrlar ve farklı şekillerde çalışır. Örneğin bazıları, virüsün konak hücreye girişini engelleyebilir. Bazıları ise virüs kendini kopyalamaya çalışırken onu durdurur.

Genel olarak virüslerin tedavisi zor olabilir. Bunun nedeni içinde yaşadıkları hücrenin onları ilaçlardan korumasıdır. (Bu, virüs tedavisinde antibiyotiklerin neden kullanılamadığına dair önemli bir ayrıntıdır.)

Mükemmel Korunma: Sağlıklı Kalmak

Virüslere karşı korunmanın en iyi yolu onlara düzgün saldırmaktır. Aşılar bu yüzden önemlidir, vücudun kendini korumasına yardımcı olurlar.

Aşılar şu şekilde çalışırlar: Bazen bir mikrop -bu bir virüs ya da bakteri olabilir- vücuda girer. Bilim insanları buna “antijen” demeyi tercih ederler. Vücut savunma sistemi genellikle bu antijenleri yabancı bir istilacı olarak saptar ve kavga başlar. Bu kavga vücuda koruma kalkanı bırakır ve istilacı yeniden içeri girmeye çalıştığında bu sefer vücut onu tanır. Bu uzun süreli korumaya “bağışıklık” denir.

Aşılar, gerçek bir enfeksiyon olmaksızın vücuda bağışıklık sağlar. Aşının içinde zayıf ya da ölmüş antijenler bulunur. Vücut bu antijenleri bir kez tanıdığında artık enfeksiyona izin vermez fakat yine de antikor oluşturması için uyarılabilir.

Zamanla aşılar, virüslere bağlı birçok enfeksiyonun (ve ölümlerin) sayısını azaltmışlardır. Çiçek hastalığı, aşıların bertaraf ettiği hastalıklardan biridir. Sadece Afganistan, Nijerya ve Pakistan’da yayılmaya devam eden çocuk felci hastalığı için de aynı şey neredeyse doğrudur.

https://www.biyobilim.ytukimtek.org/wp-content/uploads/2018/09/Ekran-Alintisi.png

Fakat bütün virüsler kötü değildir. Bazıları zararlı bakterileri enfekte eder. Bu virüslere “bakteriyofaj” adı verilir. (Bakteriyofaj, bakteri yiyen anlamına gelmektedir.) Doktorlar bazen bu özel virüsleri bakterilere karşı tedavide antibiyotiklere alternatif olarak kullanırlar. (Daha da iyisi bakteriyofajlar, bakteriler farklı türde olsalar bile DNA’yı bir bakteriden diğerine transfer edebilirler!)

Bilim insanları, daha iyi işler yapmak için virüsleri kullanmayı öğrendi. Bu uzmanlar, virüslerin hücreleri enfekte etmedeki üstün yeteneklerini kullanırlar. İlk olarak, virüsleri hücrenin içinden genetik materyali gönderebilmesi için değiştirdiler. Bu yöntem kullanıldığında, söz konusu virüs “vektör” adını alır. Virüsün gönderdiği genetik materyal, vücudun kendi başına üretemediği bir proteinin üretimi için gerekli bilgileri içerebilir.

Referans:

https://www.sciencenewsforstudents.org/article/explainer-what-virus

[zombify_post]

Cilt Bakterileri Antibiyotiğe “Aldırmamayı” Öğrendi!

İnsan vücudundaki bakteri florasının bir parçası olan bu mikroplar, dünya çapındaki sağlık tesislerinde halihazırda bulunan ilaçlara karşı direnç geliştirdiler.

İnsan vücudundaki bakteri florasının bir parçası olan bu mikroplar, dünya çapındaki sağlık tesislerinde halihazırda bulunan ilaçlara karşı direnç geliştirdiler.

Bakterilerin antibiyotiğe karşı dayanıklı olan suşları, hastane kaynaklı enfeksiyonların dünya üzerinde yayılmasına sebep olabilir.

Staphylococcus epidermidis isimli bakteri, insan vücudunda yaşayan ve ev sahibine karşı zararsız bir bakteri türüdür. Fakat cildin yarıklar bulundurduğu yerlerde bu bakteriler, uzun süreli kateterler gibi tıbbi implantlar ya da yapay kalp kapakçıkları gibi protezler bulunduran insanlarda enfeksiyonlara neden olabilir.

Avustralya, Peter Doherty Bağışıklık ve Enfeksiyon Enstitüsü’nden Benjamin Howden ve meslektaşları 24 ülkedeki 96 adet hastane ve araştırma merkezinden topladıkları yüzlerce S. epidermidis örneğini incelediler ve hemen hemen tüm antibiyotiklere karşı direnç geliştiren üç bakteri soyunun geçtiğimiz birkaç on yılda dünya çapına yayıldığını buldular.

Araştırmacılar aynı zamanda bu bakteri soylarında tanımlanmış genetik mutasyonlardan bazılarınn sadece “rifampicin” denilen antibiyotiğe karşı değil, “vancomycin” gibi son çare (ing. last-resort) antibiyotiklere karşı da direnç gösterdiğini keşfettiler. 

Doktorlar ve diğer sağlık görevlileri genellikle Staphylococcus enfeksiyonlarının tedavisinde ilaç direncine karşı koyabilmek için rifampicin ve vancomycinin birlikte kullanımını öneriyorlar fakat, ekibin bulguları bu kombinasyonun S. epidermidis’de tam tersine direncin geliştirileceğini göstermektedir.

Referans ve İleri Okuma:

[zombify_post]

Panama Maymunları “Taş Devri”ne Girdi!

Araştırmacılar Panama’da bulunan türlerden biri olan beyaz yüzlü kapuçin maymunlarının Taş Devri’ne girdiğini keşfettiler.

Araştırmacılar Panama’da bulunan türlerden biri olan beyaz yüzlü kapuçin maymunlarının Taş Devri’ne girdiğini keşfettiler. Maymunlar, bizden sonraki 4 tür primatın daha yaptığı gibi taşları alet olarak kullanarak fındık ve kabuklu hayvanları kırmaya başladılar.

New Scientist’te belirtilene göre grup, Panama’nın kıyı şeridinde ve Coiba National Park’a dahil olan Jicarón Adası’nda yaşıyor. Parkı oluşturan üç adada da bahsi geçen kapuçin maymunları bulunmakta fakat sadece Jicarón’daki maymunlar bu aletleri kullanmaya başladılar yani, diğer maymunlar henüz bu seviyeye ulaşabilmiş değiller. Jicarón’da ise, adanın belirli bir bölgesinde bulunan erkek maymunlar bu aletleri kullanmaya başladılar. Çalışma ile ilgili ayrıntılı bilgiye BioArXiv’den ulaşmanız mümkün.

Max Planck Enstitüsü Ornitoloji bölümünden, makalenin baş yazarı Brendan Barrett New Scientist’e  “Bu davranışın coğrafik olarak yerleşmiş görünmesine çok şaşırdık” diyor.

Bu davranışın parktaki maymunlarda görülüp ilk raporlandığı tarih aslında 2004’e, makalenin bir diğer yazarı Alicia Ibáñez’in bahsi geçen maymunların taşı alet olarak kullandıklarını fark ettiği zamana dayanıyor. Araştırmacılar bu bulguya 2017 Mart’ta tekrar dönüp üç adaya da maymunların hareketlerini gözlemleyebilmek için kameralar yerleştirdi.

Ekip erkek maymunların yengeçleri, salyangozları ve Hindistan cevizlerini kırdıklarını gözlemledi. Bununla birlikte bu davranışın adadaki diğer maymun grupları arasında neden yayılmamış olduğu açıklığa kavuşabilmiş değil.

Ekip, Taş Devri’ne girmenin primatlar açısından beklenen bir gidişat olmasından ziyade şansın bir parçası olduğunu düşünüyor. Mesela, diğerlerinden daha zeki bir birey aletleri kullanmaya başlamış ve diğerleri onu taklit etmiş olabilir. Sınırlı beslenme seçeneklerine karşı aletler, hayatta kalma şansını arttırabilir.

Ekip, neler olduğunun aydınlatılması konusunda bu konuda yapılan çalışmalar ve gözlemlerin artmasını umuyor.

Beyaz yüzlü kapuçinler Taş Devri’ne giren ikinci Amerikalı türdür. Güney Amerika’da bulunan diğer kapuçin grubu taş aletlerin kullanımını 700 yıl kadar yapmış olabilir. Diğer iki tür ise Tayland makakları ve Batı Afrika’daki şempanzelerdir.

Kaynaklar ve İleri Okuma:

http://www.iflscience.com/plants-and-animals/a-group-of-panama-monkeys-have-entered-the-stone-age/

https://www.biorxiv.org/content/early/2018/06/20/351619

[zombify_post]

Açıklayalım: Antibiyotikler Nereden Geldi?

“Bilim insanları ara sıra çığır açacak şeyler hakkında yanılgıya düşerler. Dünyanın ilk antibiyotiği olarak bilinen penisilin, buna bir örnektir. “

Bilim insanları ara sıra çığır açacak şeyler hakkında yanılgıya düşerler. Dünyanın ilk antibiyotiği olarak bilinen penisilin, buna bir örnektir. Bu mikrop katili ve diğerleri, keşfedildikleri günden itibaren milyonların hayatını kurtarmışlardır.

1928’de, Alexander Fleming İngiltere, Londra’da bulunan St. Mary’s Hastanesi’nde çalışan bir bilim insanıydı. Bir deneyinde, petri kabı olarak bilinen örtülü cam plakaya “besin” tabakası yaydı. Daha sonra birkaç bakteri ekleyerek büyümeye bıraktı. Bu sırada yaz tatili için izin almıştı. Geri geldiğinde bakterileri bıraktığı tabakanın küflendiğini gözlemledi

Küfler genelde bilim insanları ve günlük hayatta onlarla karşılaşan diğer insanlar için istenmeyen misafirlerdir. Fakat Fleming Petri kabındaki örneği mikroskop altında derinlemesine incelediğinde muhteşem bir şeye şahit olmuştu. Küfler her yerdeydi ve bakteri kaybolmuştu! Mikropları öldürmüştü! 1930’da Fleming bu küflerin özellikle hastalığa neden olan streptococcus, staphylococcus ve diphtheria gibi yüzlerce bakteriyi öldürebildiğini bildirdiği çalışmasının verilerini yayınladı.

Sonraki yıllarda diğer bilim insanları birçok deney yürüttüler. Bu bilim insanları arasında Oxford’da birer patolog ve kimyager olarak birlikte çalışan Howard Florey ve Ernst Chain de vardı. Nihayetinde insanlardaki bakteriyel enfeksiyonu tedavi etmek için penisilinin nasıl yeteri kadar saflaştırılacağının anlaşılmasına yardımcı oldular. Nobel Ödülü komitesi 1945’te tıp alanında ödülü Fleming, Florey ve Chain arasında paylaştırmıştır.

Penisilin, 2. Dünya savaşı sırasında enfeksiyonla mücadelenin çok değerli olduğunu kanıtlamıştı. Fakat 1940’lı yılların başında artan savaş meydanı yaralanmaları ABD’li ilaç üreticilerine, Avrupa ve Asya’daki askerlere yönelik arzlarını arttırmak için baskı yaptı. Doktorların eve döndüklerinde ihtiyaçlarını karşılamaları için çok az ilaç bırakıldı.

Pensilvanya’da yüzlerce yetenekli doktor problemi çözebilmek için kendi mutfaklarında antibiyotik yapmaya başladılar (Bu arada, iyi bir fikir değil). Aliquippa, Pensilvanya’dan Julius Vogel, evde yaptığı antibiyotikler için 5 dolardan fazla harcama yapmadığını bildirdi. 1943’te Science News’e “Kullandığım tek cihaz, ortalama bir ailenin mutfağında bulunacak cinstendi” şeklinde açıklama yaptı ve üç hafta içerisinde tedavi etmek için antibiyotik kullandığı hastaların sayısı 29’u bulmuştu.

2. Dünya Savaşı’na doğru giden yıllarda, Almanlar her parçasının yararlı olduğunu kanıtlamak üzere ayrı bir antibiyotik grubu üzerinde çalışıyordu. Bu özel grup daha sonra ilk olarak Protonsil diye adlandırdığımız sülfonamid ya da sülfa ilacı olarak bilinen şeye dönüşmüştü. 

Alman fizikçi Gerhard Domagk, kimyasal boyaların bakteriyel enfeksiyonla savaşıp savaşamayacağını görmek için Bayer’deki bir kimyacıyla çalışıyordu. Bu biraz zor gelebilir fakat düşündükleri şey buydu. Büyüyen bakteriler, kimyasal boya ile karşılaştıklarında boya mikroplara yapışmıştı ve belki bu boya insanlardaki bakterilere de yapışır ve bir şekilde onları öldürür diye düşünmüşlerdi.

Bu önsezilerinde haklı olduklarını 1932’de gösterdiler ve sülfa ilaçları, insanda kullanılabilecek ilk antibiyotik haline geldi. Başlangıçta, 1935’lerin başında Avrupa’da kullanılmasına rağmen Amerikalı doktorlar 1936’nın sonlarına doğru reçetelere yazmaya başlayacaklardı.

Bu ilaçlar ve onları takip eden antibiyotikler bu alana yeni bir soluk getirdiklerini ölümcül enfeksiyonları kolayca tedavi edilebilen hastalıklara dönüştürerek kanıtladılar ve herkes değerlerinin farkına vardı. Sülfa ilaçlarını ilk test edişinden yalnızca 7 yıl sonra, 1939’da Domagk’ın tıp alanında Nobel almasının nedeni de budur. (Çoğu Nobel ödüllü bilim insanı başarılarının üzerinden 20-40 yıl geçmeden ödül alamamışlardır. Sülfa ilaçlarından farklı olarak bilimsel çalışmalarının öneminin kavranması biraz zaman alabilir…)

Kaynak ve İleri Okuma:

https://www.sciencenewsforstudents.org/article/explainer-where-antibiotics-came

[zombify_post]

Elektrik Üreten Bakteriler Gelecekteki Uzay Araştırmalarına Güç Kazandırabilir Mi?

Bakteriler de, elektrik gücünü elektronları mesafelere aktarmak için yüzeylerden teller gibi uzanan yapılar üreterek kullanabilirler.

İnsan, elektriğin gücünü kullanan tek canlı değildir. Bazı bakteriler de bunu, elektronları mesafelere aktarmak için yüzeylerinden teller gibi uzanan yapılar üreterek kullanabilirler. Şimdi, NASA’nın Kaliforniya Silikon Vadisi'ndeki Ames Araştırma Merkezi’ndeki bilim insanları bu özel mikroplardan faydalanıp faydalanmayacaklarını görebilmek adına bu fenomeni araştırıyorlar. Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (ISS) başlanan deneyle araştırmacılar, bu mikropların uzayda da Dünya’daki gibi çalışıp çalışmadığını öğrenecekler.

Söz konusu Shewanella oneidensis MR-1 denilen bakterinin, ender yeteneklerinin farkına varabilmek için, kendi etrafında hareketli elektronların yaşamla ilgisini anlamak zorundasınız. Elektronların bir molekülden diğerine transferi bütün organizmalar için gereklidir. Çünkü bu, organizmaların hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları enerjinin üretilmesine izin verir. İnsanların oksijene bağımlı olmalarının bir nedeni de hücre içindeki enerji üreten zincir reaksiyonunun elektronların oksijen molekülüne transfer edilerek gerçekleşmesidir. Bu, Shewanella dahil olmak üzere oksijen solunumu yapan tüm organizmalarda aynı şekilde gerçekleşir. Ancak bu mikroorganizmayı özel kılan şey, aynı zamanda çevredeki oksijen seviyesi düşük olduğunda devreye giren bir yedekleme sistemi bulundurmasıdır. Shewanella sakin kalır ve demir, manganez gibi metaller kullanarak enerji üretimine devam eder.

John Hogan ve Michael Dougherty’nin öncülük ettiği Ames’in Uzay Biyobilimleri bölümünden bir takım, Shewanella’nın electron-shuffling yapabilme becerisini daha iyi anlamak için çalışıyorlar. Biyofilm oluşturması bir yöntem olabilir. Bir biyofilmde, birçok bakteri birbirine yapışarak ince bir yüzey boyunca bir film oluşturur. Biyofilmlerin bilinen örnekleri, diş doktorlarının dişlerinizden temizlediği plaklar ve banyonuzdaki sabun kalıntılarıdır.

Shewanella, genellikle kayalar gibi metal içeren yüzeylerde biyofilm oluşturur. Bakteriler, dış yüzeylerinden uzattıkları bakteriyel nanoteller olarak da bilinen çok ince uzantıları kullanarak kayadaki metal molekülleri ile doğrudan temas edebilirler. Bunlar 10 nanometre civarında, yani insan saç telinden yaklaşık 10,000 kat daha ince olan inanılmaz incelikte uzantılardır. Tıpkı elektrik kordonunun telefonunuzu şarj etmek için soketten elektrik taşıması gibi, bakteri açısından da elektronları uzak mesafelere taşır. Bilim insanları bu organizmaların elektronları komünitenin diğer üyelerine iletmek için bu nanotelleri kullanarak birbirleriyle iletişime geçtiklerini düşünüyor.

Bu dikkat çekici yetenekler araştırmacılara onları nasıl kullanabildiklerini görebilmeleri için ilham verdi. İnsanlar güneş sisteminin uzak mesafelerine gidebilme girişimindeyken astronot ekipleri daha uzun süreler boyunca kendi kaynaklarını üretebilmenin yollarına ihtiyaç duyacaklar. Shewanella gibi bakteriler için potansiyel uygulamalar uzayda ve dünyada mikrobiyal yakıt hücreleri kullanımı gibi bir teknolojinin gelişimini de kapsar. Örneğin atık su arıtımında bu yakıt hücreleri, Shewanella gibi mikroorganizmaları, kullanılan suda organik atık tüketirken ürettikleri elektriği de arıtma sisteminin kendisine yardımcı olmak için kullanırlar.

İlk olarak Ames ekibi, yerçekimi azaltılmış ortamda Shewanella’nın nasıl değişebileceğini incelemek için uzay istasyonuna SpaceX’in 15. Resupply Cargo göreviyle Micro-12 adlı bir deneyi başlattı. Bu deneyle elektronları dünyadakiyle aynı hızda transfer edip edemeyeceğini ve biyofilm oluşumunun etkilenip etkilenemeyeceğini kontrol edecekler. Toplanan veriler ile NASA’nın bu organizmaların ne kadar gelişmesi gerektiğini ve bunları gelecekte nasıl kullanabileceğimizi öğrenmesine yardımcı olacak ve gelecekte yaşam-destek sistemleri ile güneş sisteminde uzun süreli insan görevleri için temel oluşturacaktır.

Kaynak ve ileri okuma: https://www.nasa.gov/feature/ames/could-electricity-producing-bacteria-help-power-future-space-missions

[zombify_post]