Bilim İnsanları Kanseri Başlamadan Durduran Hücresel Bir Süreç Buldu

Kanserin büyümesinde etkili olduğu düşünülen ‘hücresel geri dönüşüm’ süreci aslında önlenebilir.

Tıpkı ayakkabı bağcıklarında bulunan plastik uçların bağcıkları koruduğu gibi telomer adı verilen moleküler uçlar da kromozomların uçlarını korur ve hücreler, sürekli olarak DNA’larını bölüp çoğalttıklarında kaynaşmalarını önler. Ancak plastik uçları kaybetmek bağcıkların birbirine karışmasına yol açarken, telomer kaybı kansere neden olmaktadır.

Telomerlerin kanserle olan ilişkisini inceleyen Salk Enstitüsü bilim insanları şaşırtıcı bir şey keşfetti: Genellikle hayatta kalma mekanizması olarak düşünülen ‘otofaji’ adı verilen hücresel geri dönüşüm süreci, aslında hücrelerin ölümünü teşvik ediyor ve böylece kanserin başlamasını önlüyor.

23 Ocak 2019’da Nature Dergisi’nde ortaya çıkan çalışma, otofajiyi tamamen yeni bir tümör baskılayıcı yol olarak ortaya çıkarıyor ve kanseri durdurmak amacıyla süreci engellemeye yönelik tedavilerin bunu daha erken bir zamanda ve istem dışı destekleyebileceğini öne sürüyor.

Salk Moleküler ve Hücre Biyolojisi Laboratuvarı profesörü ve makalenin kıdemli yazarı Jan Karlseder, “Bu sonuçlar büyük bir sürpriz oldu.” diyor. “Hücrelerin kontrolden çıkmasını ve kanserli hale gelmesini önleyen birçok kontrol noktası var, ancak otofajinin onlardan biri olmasını beklemiyorduk.”

Her seferinde hücreler büyümek ve bölünmek için DNA’larını çoğalttıklarında, telomerleri biraz daha kısalır. Telomerler, kromozomları artık aktif bir şeklide koruyamayacakları kadar kısaldıklarında, hücreler kalıcı olarak bölünmeyi durduracak bir sinyal alır. Ancak kansere neden olan virüsler veya diğer faktörler nedeniyle zaman zaman hücreler mesajı alamaz ve bölünmeye devam eder. Tehlikeli derecede kısa veya eksik telomerlerle hücreler, korunmasız kromozomların kaynaşıp işlev göremediği, bazı kanserlerin ayırt edici özelliği olan disfonksiyonel (kriz) adı verilen bir duruma girer.

Karlseder’in ekibi krizi daha iyi anlamak istedi çünkü kriz prekanseröz (tedavi edilmezse kansere dönecek doku) hücrelerin, tam gelişmiş kansere devam etmesini önleyen yaygın hücre ölümüyle sonuçlanır ve bu yararlı hücre ölümünün altındaki mekanizma tam olarak anlaşılamamıştır. 

Karlseder laboratuvarında doktora sonrası araştırmacı ve makalenin ilk yazarı olan Joe Nassour, “Birçok araştırmacı, krizde hücre ölümünün otofaji ile birlikte programlanmış iki hücre türü ölümünden biri olan apoptozis yoluyla gerçekleştiğini varsayıyor.” diyor. “Ama kimse bunun gerçekte böyle olup olmadığını anlamak için deneyler yapmadı.”

Karlseder ve Nassour, kriz ve tipik olarak ortaya çıkan hücre ölümünü araştırmak için normal olarak büyüyen hücreleri, krize zorladıkları hücrelerle karşılaştırdıkları bir dizi deney yapma amacıyla sağlıklı insan hücrelerini kullandılar. 

Krizde meydana gelen başlıca ölümden hangi tür hücre ölümünün sorumlu olduğunu öğrenebilmek için hem apoptozis hem de otofajinin morfolojik ve biyokimyasal belirteçlerini incelediler. Her iki mekanizma da normal olarak büyüyen hücrelerdeki az miktarda ölen hücreden sorumlu olmasına rağmen, otofaji, daha fazla hücrenin öldüğü kriz grubundaki baskın hücre ölümü mekanizmasıydı.

Araştırmacılar, daha sonra kriz hücrelerindeki otofajiyi önlediklerinde ne olacağını araştırdılar. Sonuçlar çarpıcıydı: otofaji yoluyla hücre ölümü olmadan hücreler yorulmaksızın çoğaldı. Ayrıca ekip, bu hücrelerin kaynaşmış ve şekil değiştirmiş kromozomlarına baktığında, kanserli hücrelerde görülen türdeki ciddi DNA hasarının meydana geldiğini ve otofajinin önemli bir erken kanser baskılama mekanizması olduğunu ortaya koydu.

Son olarak ekip, normal hücrelerde ya kromozomların uçlarına – telomer kaybıyla- ya da ortadaki bölgelere belirli DNA hasarı oluşturdular. Telomer kaybı olan hücreler otofajiyi aktive ederken,DNA hasarı olan hücreler diğer kromozomal bölgelerde apoptozisi aktive eder. Bu apoptozisin DNA hasarı nedeniyle kanser öncesi oluşan hücreleri yok eden tek mekanizma olmadığını ve telomerlerle otofaji arasında doğrudan karşılıklı konuşma olduğunu göstermektedir.

Çalışma, otofajinin, kanser hücrelerinin kontrolsüz büyümesini sağlayan bir mekanizma olmaktan ziyade, aslında bu büyümeye karşı koruyucu bir kalkan olduğunu ortaya koymaktadır. Otofaji olmadan tümör, baskılayıcı genler gibi diğer güvenlik önlemlerini yitiren hücreler kontrolsüz bir büyüme, sık görülen DNA hasarı ve sıklıkla kanserden oluşan bir kriz durumuna geçer.

Karlseder , “Bu çalışma heyecan verici çünkü bu yeni keşiflerin çoğunu temsil ediyor. Hücrelerin krizden sağ çıkmasının mümkün olduğunu bilmiyorduk; otofajinin krizdeki hücre ölümüyle ilgili olduğunu bilmiyorduk ;otofajinin genetik hasar birikimini nasıl önlediğini kesinlikle bilmiyorduk. Bu, sürdürmeye istekli olduğumuz yepyeni bir araştırmanın kapısını açıyor.” diye ekliyor.

Kaynak: In surprising reversal, scientists find a cellular process that stop cancer before it starts https://www.sciencedaily.com/releases/2019/01/190123131706.htm

[zombify_post]

Salatalığın Mucizesi

Salatalığın içerisinde bulunan fisetin hafıza kaybının önlenmesinde en önemli etken..

Diyetinizi geliştirmek istiyorsanız, diyetinize dahil etmeyi düşünmeniz gereken şeylerden biri de salatalıktır. Salatalık, dünyadaki en sağlıklı yiyecekler arasındadır ve birçok insan besin değerini incelemektedir. Sade bir tada sahip olduğundan salatalığı salatanızdan veya sandviçinizden atmadan önce, hafıza kaybını ve Alzheimer hastalığını önlemeyi içeren sağlığa olan pekçok faydasını düşünün.

Salatalıkların bu etkisi, Salk Biyolojik Çalışmalar Enstitüsü'nden araştırmacılar tarafından belirlendi. Çalışmalarında fareleri Alzheimer’ın ve bunun hafıza kaybı gibi semptomlarının belirtileri için hayvan modelleri olarak kullandılar. Salatalıklarda ve diğer bitki bazlı yiyeceklerde bulunan fisetin denilen günlük flavonol dozu verilen farelerin, hafıza kaybı ve Alzheimer semptomlarının gelişiminde gecikme gösterdiğini buldular. Bazı durumlarda, bu semptomlar bile tamamen önlendi.

Araştırmacıların yaptıkları şaşırtıcı başka bir araştırma, farelerin Alzheimer’ın ilerlemesine ve gelişmesine katkıda bulunduğuna inanılan amiloid plakları geliştirmeye devam etmelerine rağmen, bu gelişmelerin gözlemlenebileceği idi. Daha fazlası, nörodejeneratif bozukluğu olmayan fareler, fisetin aldıktan sonra hafızadaki gelişmeleri sergilemeye devam etmiştir.

Fisetin'in anıları düzelten beynin bir bölümünü içeren hücresel bir yolu tetikleyerek hafızayı iyileştirdiğine inanılıyor. Ek olarak, bu flavonolün beyin hücreleri üzerinde etkili olan anti-enflamatuar ve antioksidan özelliklere sahip olduğu, böylece yaşlanma ve bununla ilişkili etkilerinin önlendiği gösterilmiştir. 

Bu çalışmanın sonuçları, Alzheimer’ı ilerletme riski yüksek olan kişilerin, diyetlerinin salatalık ve diğer fisetin bakımından zengin yiyecekleri içermesi gerektiğini göstermektedir. Buna ailede hastalık öyküsü olanlar, kafa travması olanlar ve kalp problemleri olanlar da dahildir.

Fisetin açısından zengin başlıca gıdalar;

Meyvelerde; elma,kivi,trabzon hurması, şeftali, mor üzüm,çilek ve yeşil üzüm

Sebzelerde; salatalık, soğan ve domates

Çaylarda; siyah,yeşil, seylan ve kırmızı çalı çayı

[zombify_post]

Telefonunuzu Veya Dizüstü Bilgisayarınızı Haftalar Boyunca Şarj Etmek Zorunda Olmadığınızı Düşünün

Florür iyonlarına dayalı yeni bir pil konsepti batarya ömrünü uzatabilir.

Science dergisinde yer alan yeni bir çalışmada, Caltech’in Nasa için yönettiği Caltech ve Jet Propulsion Laboratory (JPL), ayrıca Honda Araştırma Enstitüsü ve Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı gibi çeşitli kurumlarda bulunan kimyagerler, flor elementinin negatif yüklü formu ve florüre dayalı şarj edilebilen piller üretmenin yeni bir yolunu buldu.

Caltech’in Victor ve Elizbeth Atkins Kimya Profesörü ve 2005 yılı Nobel Kimya Ödülü kazanan Robert Grubbs “Florürlü piller daha yüksek bir enerji yoğunluğuna sahip olabilir, bu da bugün kullanılan pillerden 8 kata kadar daha uzun süre dayanabilecekleri anlamına gelir.” diyor. “Ancak florür, özellikle de çok aşındırıcı ve reaktif olduğu için çalışmak zor olabilir.” diye de ekliyor.

1970’lerde araştırmacılar, katı bileşenler kullanarak şarj edilebilir florürlü piller yapmaya çalıştı ancak katı haldeki piller sadece yüksek sıcaklıklarda çalışır ve günlük kullanım için pratik değildir. Yeni çalışmada araştırmacılar, florürlü pillerin sıvı bileşenler kullanarak nasıl çalışacaklarını belirlediklerini ve sıvı pillerin oda sıcaklığında kolayca çalışabildiklerini ortaya koydu.

JPL’de kimyager ve yeni çalışmanın yaratıcısı Simon Jones “Hala geliştirmenin ilk aşamalarındayız ancak bu oda sıcaklığında çalışan ilk şarj edilebilir florür bataryadır.” diyor.

Piller, negatif ve pozitif elektrotlar arasında yüklü atomları (veya iyonları) kapatarak elektrik akımlarını çalıştırır. Bu elektrotlar arasında gidip gelme işlemi sıvılar söz konusu olduğunda oda sıcaklığında daha kolay ilerler. Lityum-İyon pillerde lityum, sıvı bir çözelti veya elektrolit yardımı ile elektrotlar arasına yerleştirilir.

Caltech’teki kimya profesörü ve ortak araştırmacı Thomas Miller, “Bir pili şarj etmek, bir topu bir tepeye itmek ve sonra tekrar tekrar geri gelmesine izin vermek gibidir. Enerjiyi depolamak ve kullanmak arasında ileri geri gidin.” diyor.

Lityum iyonları pozitif (katyon) olurken yeni çalışmada kullanılan florür iyonları negatif (anyon) yüklüdür. Pillerdeki anyonlarla çalışmanın hem zorlukları hem de avantajları vardır.
Florürlü pillerin katı hal yerine sıvı halde çalışmasını sağlayan anahtar noktanın bis(2,2,2-trifloroetil) veya BTFE olarak da adlandırılan elektrolit bir sıvı olduğu ortaya çıktı. Bu çözücü, florür iyonunu sabit tutmaya yardımcı olur böylece elektronları pil içinde ileri geri taşıyabilir. Jones şu anda Kuzey Carolina Üniversitesi Chapel Hill’de okuyan ve aynı zamanda stajyeri olan Victoria Daves’in BTFE’yi ilk deneyen kişi olduğunu söyledi. Jones’un başarılı olacaklarına dair çok fazla umudu olmamasına rağmen ekip yine de denemeye karar verdi ve çok iyi çalıştığını görünce de büyük bir şaşkınlığa uğradı.

  Bu noktada Jones, çözümün neden işe yaradığını anlamak için Miller’e döndü. Miller ve çalışma grubu, reaksiyonun bilgisayar simülasyonlarını yürüttüler ve BTFE’nin hangi yönlerinin florürü stabilize ettiğini belirlediler. Bunun sonucunda ekip, BTFE çözümünü ayarlayabildi ve performansını arttırmak için katkı maddelerini değiştirdi.

Jones, “Uzun ömürlü piller yapmanın yeni bir yolunu açıyoruz” diyor. “Florür, pillerde bir geri dönüş yapıyor.”

Kaynak

Focusing on the negative is good when it comes to batteries https://www.sciencedaily.com/releases/2018/12/181206141209.htm

[zombify_post]

Dayanıklı Bakteriler: Çiğ sebze ve salata sağlık riski taşıyabilir mi?

Salata ve bitkisel gıdalarda bulunan E.Coli bakterileri sağlığımız açısından risk taşıyabilir…

Salata dengeli ve sağlıklı beslenmek isteyen insanlar için çok popülerdir. Salata çeşitleri genellikle satışa hazır ve ambalajlı olarak satılmaktadır. Bu tip taze ürünlerin hijyen açısından bakteri ile kontamine olabileceği bilinmektedir. Julius Kühn Enstitüsü’nden (JKI) Profesör Dr.Kornelia Smalla’nın yönettiği bir çalışma grubu, bu bakterilerin antibiyotiklere dirençli bakteriler de içerebileceğini göstermiştir.

Julius Kühn Enstitüsü Başkanı Prof.Dr.Georg Backhaus “Bu bulguların en temeline inmeliyiz”dedi. Antimikrobiyal dirençli bakterilerin gübre,kanalizasyon çamuru,toprak ve su kütlelerinde meydana geldiği bilinmektedir.

Alman Federal Risk Değerlendirme Enstitüsü(BfR) Başkanı Prof.Dr.Andreas Hensel “Bu tür bakterilerin bitkiler üzerindeki bu endişe verici tespiti,diğer gıdalar için benzer bulgularla aynı doğrultudadır.” diye ekliyor.”Şimdi bu bulguları, tüketicinin sağlığı ile ilgili önem arz edip etmediğini anlamak için aciliyet meselesi olarak değerlendiriyoruz.”

Analiz etme amacıyla, Prof.Smalla başkanlığındaki çalışma grubu Alman marketlerinden karışık olarak salata,roka ve kişniş satın aldı. Örnekler daha sonra transfer edilebilir antimikrobiyal direnç genlerinin toplam miktarını belirlemek için analiz edildi. (Araştırmacılar bu gıdalar üzerinde çoğunlukla zararsız bir bağırsak bakterisi olan Escherichia Coli’de “aktarılabilir resistome” terimini kullanırlar.)

Uzmanlar, analizlerinde, aktif madde tetrasikline dirençli E.Coli bakterilerine odaklandılar. Bunun nedeni, tetrasiklin antibiyotiklerin çiftlik hayvanları yetiştirilmesinde,bağırsak gibi organlarda dirençli bakterilerin gelişimini ve çoğalmasını destekleyebilmeleridir. Bu bakterilerin yanı sıra antibiyotiklerin bir kısmı atılır ve daha sonra organik gübreler yoluyla tarlalara doğru yol alırlar.

Smalla “Kapsamlı testlerin sonuçları açıkça göstermektedir ki; kromozomlar dışında meydana gelen çok çeşitli aktarılabilir plazmidler (bakterilerdeki gen taşıyıcıları) taze ürünlerdeki E.Coli’de direnç genleri ile birlikte bulunmuştur.Bu plazmidlerin her biri birden fazla antibiyotik sınıfına direnç taşır. Analiz edilen her üç gıdada da bu özelliklere sahip E.Coli bakterileri bulunmuştur.” diyor.

Eğer bu zararsız bakteriler kendi başlarına bitkisel gıdalarda meydana gelirse, çiğ sebzelerin tüketimi nedeniyle insan bağırsağına girebilirler. Yutulduğunda, bakteriler plazmidlerini bağırsakta mevcut olabilecek herhangi bir patojen bakteriye geçirebilirler. Bu, yatay gen transferi olarak da bilinir.

Salatanın E.Coli ile düşük düzeyde kirlenmesine bağlı olarak direnç genlerinin insan bağırsağında ne sıklıkla aktarıldığı bilinmemektedir.

Tüketiciler, çiğ gıdaları,yaprak salatalarını ve taze otları yemeden önce su ile yıkamalı ve patojenlerin veya antimikrobiyal dirençli bakterilerin yutulması riskini en aza indirmelidir.

[zombify_post]

Çikolata, Kahve, Çay ve Çinko Sizi Daha Sağlıklı Biri Yapabilir Mi?

Bilim insanları oksidatif strese karşı yeni bir koruma mekanizması keşfediyor..

Yaşlanma ve düşük bir yaşam beklentisi kısmen de olsa oksidatif strese (serbest radikal seviyesinin antioksidan seviyesine göre artması ve serbest radikallerin hücrelerde oksidatif hasarlara yol açması) neden olabiliyor.

ABD’li araştırmacılar ile birlikte Erlangen-Nürnberg Friedrich Alexander Üniversitesindeki (FAU) Biyoinorganik kimya kürsüsünden Prof.Dr. Ivana Ivonovi-Burmazovi liderliğindeki araştırmacılardan oluşan bir ekip, çinkonun oksidatif strese karşı korunmaya yardımcı olan organik bir molekülü aktive edebileceğini keşfetti.

Çinko, sağlıklı kalmamız için ihtiyacımız olan bir iz mineralidir.(vücüdün tam kapasite çalışması için çok az miktarda ihtiyaç duyduğu mineraller)

ABD Alabama’da bulunan Auburn Üniversitesinden Prof.Dr.Christian Goldsmith ile birlikte çalışan FAU araştırmacıları çinkonun, şarap,kahve,çay ve çikolata gibi gıda maddelerinde bulunan bir bileşenle birlikte alındığında oksidatif stresten sorumlu süperokside karşı koruyabildiğini keşfettiler.

Bu bileşen, polifenollerde bulunan bir hidrokinon grubu , diğer bir deyişle koku ve tattan sorumlu bitki maddeleridir. Çinko, hidrokinon gruplarını aktive eder, insan vücudunun kendi biyomoleküllerine, insan genomuyla birlikte proteinlere veya lipitlere zarar veren bir insan hücresi solunumunun yan ürünü olan süperokside, karşı doğal koruma sağlar. Süperoksidin yaşlanma sürecinde inflamasyon (iltihap) ,kanser ve nörodejeneratif(Alzheimer, Parkinson vb.) hastalıklar gibi bir dizi hastalıkta rol oynadığı düşünülmektedir.

Süperokside karşı yeni metal kompleksi;

Hidrokinon tek başına süperoksidi parçalayamaz. Ancak çinko ve hidrokinon birleşirse, bir süperoksit dismutaz enzimini (SOD) taklit eden bir metal kompleksi oluşur. Bu enzimler antioksidatif etkiye sahiptirler ve vücudu oksidasyonun sebep olduğu bozunma işlemlerinden korurlar. Bu şekilde süperoksit metabolize edilebilir ve önlenen organizmaya zarar verebilir bunun sonucu olarak oksidatif stresten kaçınılır.

Eklenen çinko ile çikolata, kahve vb.;

İlk olarak,bu enzimin işlevi,manganez,demir,bakır veya nikel gibi redoks-aktif geçiş metallerine geri dönülmeden kopyalanmıştır.

Metaller de antioksidan etkiye sahip olabilirken,herhangi bir olumlu etkileri hızla çok fazla alınırsa onlar bile oksidatif stresin artmasına sebep olabilirler. Çinko yukarıda bahsedilen geçiş metallerinden çok daha az toksiktir ve yeni ilaçların veya takviyelerin önemli ölçüde daha az yan etki ile oluşturulmasını mümkün kılar. Tüketicinin sağlığını arttırmak için doğal olarak hidrokinon içeren gıdaya çinko ilave etmek de mantıklı olacaktır. Ivana Ivanovi-Burmazovi “Şarap,kahve,çay veya çikolatanın eklenmiş çinko ile gelecekte de mevcut olması kesinlikle mümkündür. Bununla birlikte, herhangi bir alkol içeriği bu kombinasyonun olumlu etkilerini ortadan kaldırabilir.” diye vurguluyor.

Kaynak

[zombify_post]

Çatalhöyük’te bulunan 8000 yıllık seramik kaplar ilk çiftçilerin gizli mutfaklarını gözler önüne seriyor

Çatalhöyük’te yapılan araştırmalara bir yenisi eklendi..

Orta Anadolu’da konumlanan ve günümüzde Türkiye sınırları içerisinde olan Çatalhöyük’ün en önemli eski tarım arazisinde bulunan seramik kaplar, bu topluluğun tahıllar,bakliyatlar, süt ürünleri ve et ürünleri karışımlarını işlediğini ve bu özel kapların inek sütü ve peynir altı suyu gibi özel gıdalar için ayrılmış olabileceğini ortaya koyuyor.(Bu sonuçlar “Nature Communications” dergisinde yer almaktadır.)

Çatalhöyük, dünyanın en büyük ve en iyi korunmuş Neolitik alanlarından biridir. Çatalhöyük, modern Türk şehirlerinden biri olan Konya’nın güneydoğusunda, Hasan Dağı’ndan yaklaşık 145 kilometre uzaklıkta yer almaktadır.

Bu yerleşim alanı M.Ö 7500 civarında kurulmuş ve iki bin yılı aşkın bir süre boyunca bu alanda ikamet edilmiştir.

Yeni çalışmada, bilim adamları Çatalhöyük’ün Batı Höyüğü kazı alanında bulunan açık kaseleri ve kavanozların kırık parçalarını incelemişler ve bu alanın işgalinin sonuna doğru yaklaşık olarak M.Ö 5900-5800 arası dar bir zaman dilimi ile karşılaşmışlardır.

Seramiklerin iç kısmında oldukça iyi korunmuş kireçli kalıntılar, Çatalhöyük çiftçilerinin beslenme düzenlerinin yeni bir ayrıntılı resmini elde etmek için araştırmacıların son teknoloji protein ve lipit analizini kullanmalarına olanak sağlamıştır.

Ekip, bazı çömleklerin tahıl tanelerini,bakliyatları, et ve süt ürünlerini tutmak amacıyla kullanıldığı kararına vardı.

Süt ürünlerinin çoğunluklu olarak koyun ve keçiler başta olmak üzere sığır ailesinden de geldiği görülmüştür.

Süt ürünü olmayan hayvansal ürünler(et vb.) öncelikle keçi ve koyun ailesinden, bazen de sığır ve geyiklerden elde edilmiştir.

İlginç bir şekilde, çömleklerin çoğu tek bir kapta birden fazla gıda türüne ait bulgular içerir;bu da burada yaşamış olan insanların büyük olasılıkla yulaf yapımı ve çorba gibi yemeklerde yiyecekleri karıştırdıklarını veya bazı kapları farklı gıda maddeleri ya da her ikisi için de sırayla kullandıklarını öne sürüyor.

Ancak belirli bir çömlek, bir kavanoz, sadece süt ürünleri için (peynir altı suyunda bulunan proteinler şeklinde) bulgulara sahipti. 

Max Planck İnsan Tarihi Bilim Araştırma Enstitüsü’nün araştırmacılarından araştırma başyazarı Dr. Jessica Hendy “Bu özellikle ilginçtir ki burada ikamet eden insanlar taze sütleri tortu ve peynir altı suyuna ayıran süt üretim yöntemlerini kullanmış olabilirler.” diyor.

“Bu aynı zamanda peynir altı suyunun tutulması için özel bir kaba sahip olduklarını yani kesilmiş sütü ayırdıktan sonra ek amaçlar için peynir altı suyunu kullandıklarını belirtmektedir.”

York Üniversitesi’nde bilim adamı ve aynı zamanda yazar olan Profesör Oliver Craig “Farklı analitik teknikleri tararken, tarih öncesi çömlekçilikte işlenmiş yiyeceklerin gerçek çeşitliliğini ortaya çıkarmak için bir çığır açmışız gibi hissettiriyor.” diyor.

“Shotgun Proteomics (kompleks karışımlardaki proteinleri ayırma işlemi), farklı tür ve dokudan elde edilen proteinleri gösterirken lipit(yağ) analizleri, mevcut farklı yiyeceklerin katkısını yüzeysel bir şekilde belirlememizi sağlıyor”

Araştırmacılara göre, çok daha fazla çeşitteki gıdalar (özellikle bitkisel gıdalar), araştırdıkları ya da proteinleri tanımlamak için kullandıkları veri tabanlarında bulunmadılar ancak muhtemelen Çatalhöyük’te bir zamanlar yeniyorlardı.

Dr.Hendy “Gelecekteki çalışmanın önemli bir yönünün bu veri tabanlarını daha fazla belge dizisi ile genişletmesi gerekecektir.”diyor.

kaynak

[zombify_post]

Arkeologlar 3500 Yıllık Küçük Hindistan Cevizi Buldu

Pulau Ay adasında bulunan kalıntılar, küçük Hindistan cevizinin (Muskat) düşünülenden 2000 yıl daha erken bir tarihte gıda bileşeni olarak kullanıldığını gösteriyor.

Endonezya Pulau Ay adasında bir arkeolojik alanda bulunan seramik çanak çömlek kalıntıları küçük Hindistan cevizinin düşünülenden 2000 yıl daha erken bir tarihte gıda bileşeni olarak kullanıldığını gösteriyor.

Pulau Ay’daki bu yerleşme 3500 ila 2500 yıl önce hayvan kemikleri,çanak ve çömlekler,taş aletler ve bulunan olası konut yapılarının kalıplarıyla meydana gelmiştir.

Özellikle ilk insanların meydana getirdiği sanat eserlerinin çeşitlerinin bulunması, insanların zamanla deniz ürünleri kaynaklarını , çanak çömlekleri ve evcil hayvanları nasıl kullandıkları konusundaki değişikliklerin kanıtını sunmaktadır.

Bu yerleşim alanında yaşayan insanlar ilk 500 yılı aşkın bir süre boyunca ağırıklı olarak balık temelli beslenen evcilleştirilmiş domuzları yemeye yönelmişlerdir.

Ek olarak,çanak ve çömlekler insanların başlangıçta bu su fakiri adada hayatta kalmalarına izin verebilecek sıvıların saklanması için şekillendirilmiş ince yüzeyli kaplardı.

Birkaç yüzyıl sonra, domuz kemiklerini pişirmeye daha uygun olan kalın yüzeyli kapları ürettiler.

Washington Üniversitesi’nde antropolog ve aynı zamanda Burke Müzesi küratörü Kazılar Müdürü Profesör Peter Lape “Bu alan bize insanların bu küçük tropik adalarda yaşamaya aşamalı olarak nasıl uyum sağladıklarını ve adaları ara sıra faaliyet gösteren balıkçı kamplarından kalıcı yerleşmeye kadar nasıl kullandıklarını gösteriyor” diyor.

“Ayrıca birkaç bin yıl sonra dünyayı değiştirecek bir baharat olan bu küçük Hindistan cevizinin bu kadar erken kullanımını görmek de büyüleyici.”

Arkeologların yalnızca Hindistan cevizi değil aynı zamanda sago ve mor yam da olmak üzere diğer 6 bitkiden oluşan kalıntıyı bulduğu çömlekler üzerindeydi.

Bunlar ya yabani bitkilerden toplanmıştı ya da muhtemelen çiftçilik yoluyla yetiştirilmişti.

Bilim adamları “Pulau Ay hem yerli kara memelileri hem de yüzey sularından yoksun küçük bir adadır. Büyük olasılıkla su depolamanın ve evcil hayvanların teknolojik avantajlarına sahip olmayan kalıcı bir insan nüfusunu desteklemezdi” açıklamasını yaptı.

“Fakat taş çağının son bölümü olan Neolitik Dönemde, daha kalıcı nüfusların kurulmasından önce, binlerce yıl boyunca adanın zengin deniz resif kaynaklarını kendilerine hedef haline getiren insanlar tarafından düzenli olarak ziyaret edildiğini düşünüyoruz”

Bu ziyaretçilerin en muhtemel memleketi Doğu’ya 100 km uzaklıkta bulunan en yakın ve büyük olan Seram adasıdır.

Pulau Ay hakkında yeterli bilgiye ve buraya düzenli gidiş-geliş seferleri yapmak için gerekli deniz becerilerine sahip olan insanlar, ilk Neolitik yerleşimciler için de muhtemel adaylar olarak görünüyor.

Yaklaşık 2300 yıl önce, bu yerleşim alanı büyük ölçüde ya da tamamen terk edilmişti ve Banda Adaları’nda günümüze kadar 2300 ile 1500 yıl kadar öncesine ait başka hiçbir yerleşim alanı bulunamadı.

Gelecek çalışmalar, bu dönemden önce ve sonra diğer yaşam yerlerine oldukça bağlı olan insanların yerleşim için dikkatlerini çekmiş olan bu uzak adaları, niçin 800 yıldır terk etmiş olduklarına cevap vermeyi amaçlıyor.

(Bu araştırma “Asian Perspectives” dergisinde yayımlanmıştır.)

kaynak

[zombify_post]